“CAMBODIAN FERRARI”

Tempo düşük ama tuktuk şoförümüz heyecanlı… Sabah saat tam 4.30’da otelin lobisinde yüzünde sonsuz bir gülümseme ile bizi bekliyor, tuktukun bir de adı var; “Cambodian Ferrari”… 

Sophal sabahın o saatinde nereden geldiği belli olmayan müthiş pozitif enerjisiyle bize “foto” diyerek, “ferrari”si önünde bir dizi fotoğrafımızı da çekmeyi ihmal etmiyor. Zifiri karanlıkta, Angkor’a doğru yola koyuluyoruz. Ferrari arada gaz kesip, “ın ın ın” yaparak aniden ileri atılırken, sanki o karanlıkta tuktukun arkası düşecek de yolda kalıverecekmişiz gibi geliyor bize… Ve gülüyoruz…  Komik olan; “Ferrari” sanıyorum Siem Reap’ın en dökülen ilk 10 tuk tuk’undan bir tanesi, ama Sophal öyle pozitif bir enerjiyle hizmetini sunuyor ki, bir süre sonra tuktukun biraz külüstür olması insanın hoşuna gitmeye başlıyor. İşte bu düşüncelerle yola devam ediyoruz. Hava henüz karanlık, rüzgar yüzümüze doğru çarparken önümüzde asılı bir halka yaseminin taze kokusu bizi daha da neşelendiriyor.

ANGKOR’DA GÜN DOĞUMU

Angkor Wat’ın batı kapısına vardığımızda hava hala karanlık… Tam tuk tuk’dan inerken, elinde termosla, genç bir adam yaklaşıyor yanımıza, “kahve servisimiz var” içer misiniz? Kahve teklifini sonraya bırakıyoruz ve minik fenerlerimizle yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. En az gündüz olduğu kadar kalabalık olduğu hissedilebiliyor, herkes aynı amaçla gelmiş; “Angkor’da gün doğumunu izlemek” için… Hava öyle karanlık ki sanki güneş hiç doğmayacakmış gibi geliyor. 

Bir küçük su birikintisinin önünde birikmiş; bir sürü milletten yüzlerce insan, tripodlar, fotoğraf makinaları, kameralar, Japonlar, Amerikalılar, Almanlar, Hintliler ve daha kim bilir kimler, hep beraber bekliyoruz. Bir davul sesi başlıyor ilk ışıkla birlikte sol taraftan… Güneş henüz görünmese de, biraz sonra Angkor Wat’ın arkasından doğacak. Önce lacivertten maviye dönüyor hava; sonra pembe; derken turuncu-sarı… Büyüleyici bir manzara, binlerce fotoğrafla ölümsüzleştirilmeye çalışılıyor. Biz turistler sanki Angkor’un en güzel resmini çekmek için yarış halindeyiz, hafif itişmeler, birbirinin önüne geçmeler revaçta. 

En güzeli, bir süre sonra bu yarıştan sıyrılıp, olması gerektiği gibi kendinizi müziğin ritmine bırakıp, günün gelişini karşılamak sanırım. Güneş yükseldikçe etrafımızı fark etmeye başlıyoruz; önümüzdeki su birikintilerinde kırmızı lotuslar var; tapınaktan çıkan turuncu, sarı kıyafetli Budist rahipler ve muhteşem Angkor Wat tüm ihtişamıyla karşımızda beliriyor.

 

Gün doğumuna böyle kutsal ve mistik bir yerde, değişik milletlerden binlerce insanla birlikte tanık olmak, paha biçilmez. 

 

KAHVALTI VE ZİYARET

Güneş iyice yükselince sabah kahvaltısı için tuktuk şoförümüz Sophal’i de yanımıza alarak bir önceki gün öğlen yemeği yediğimiz yere gidip harika bir kahvaltı ediyoruz. Yan masada bir grup rahip gülüşerek kahvaltı ediyorlar. Bu arada biz de birazdan ziyaretine gideceğimiz rahip için bir paket hazırlatıyoruz; biz rahipler ne yer ne içer bilmediğimizden, her şeyi  Sophal’e bırakıyoruz, o da pirinç ve meyveden oluşan bir menü hazırlatıyor… Meyveleri de giderken yoldan alıyoruz, öyle taze ve aromatikler ki…

Çok geçmeden Bayon’un önündeki tapınaktayız, rahip dünkü yerinde oturmakta, bizi kibarca buyur ediyor, biz de yine acemice selam verip; getirdiklerimizi acemi hareketlerle kendilerine sunuyoruz. Bizim beceriksiz hareketlerimizle epeyce eğleniyorlar sanıyorum, çünkü fazlaca sırıtkan bir ifade ile izliyorlar bizi. Bir süre sonra rahip bizim için hazırladığı uğuru üzerinde Sanskritçe yazılar ve esanslı bir suyla ıslatılmış olarak bize veriyor, tabii teslim etmeden önce dualar okumayı da ihmal etmiyor. Hep yanınızda taşıyın diye tembih ediyor. Biraz hayatla ilgili genel tavsiyeler, biraz da havadan sudan konuşma sonrasında teşekkürlerimizi sunup, müsaade istiyoruz. Bizi neşeyle el sallayarak uğurluyorlar…

 

TA PHROM

Saat daha sadece 10.00 ve sırada günün en heyecanlı keşfi “Ta Phrom” ziyareti var, burasını Angelina Jolie’nin Tomb Raider filminden hatırlayabilirsiniz. Bu arada Angeline Jolie’nin de Kamboçya’da neredeyse “tanrıça” katında yer aldığını da belirtmek isterim. Uzun yıllar ormanın içinde gizli kalan ve dev banyan ağaçlarının neredeyse yuttuğu atmosferik tapınak, sabah saatlerinde hem daha tenha, hem de güneş ışınlarının açısından mıdır bilinmez daha romantik oluyor. Burası gerçekten kelimelerle anlatılamayacak kadar etkileyici bir yer… Taşların arasından, altından, üstünden büyüyen ağaçlar, insanda bir acizlik hissi yaratıyor. Her noktasında saatler harcamak istiyorsunuz, ben de kendime dev bir ağaç kökü bulup, üzerine kurulup etrafımı izliyorum. Zamanın nelere kadir olduğuna burada çok daha yakından şahit olabiliyor insan… Bir zamanlar önemli bir tapınak, yıllarca bir orman, şimdi turistik bir harika… Ve ben yüzlerce yıllık bir banyan ağacının kökü üzerinde oturmuş hayran olabiliyorum bu muhteşem görüntüye…

Tapınağın ilk kısmı oldukça kalabalık, bin bir milletten turist grupları geziyor burayı…  Ve biz de burada geçirdiğimiz iki saat içinde tüm bu grupları gözlemleme şansını yakalıyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse, en ilginç tur grupları biz Türklerden çıkıyor; zira genelde rehber bir şeyler anlatmak için kendini parçalarken; bizimkiler rehberin her dediğine muhalefet edip, çürütmeye çalışıyorlar ve bundan müthiş keyif alıyorlar. Gezme sebepleri tapınaktan hediyelik eşya almak ve önemli şeylerin önünde resim çektirmekmiş gibi görünüyor. Her fırsatta pazarlık etmeye çalışıyorlar, eğer olmazsa arkadaşlarını ya da eşlerini çağırıp, onlara pazarlık ettiriyorlar. Ve sadece burada değil bundan önce gördüğümüz bir çok yerde olduğu gibi Ta Phrom’un da sadece yarısını gezip, müthiş bir gürültüyle ortamı terk ediyorlar. Bu sebeple bundan fazlasını bekliyorsanız, bağımsız gezmenizi öneririm.

Biz de bu arada tapınağın arka tarafına geçiyoruz, burası ön tarafa göre çok daha sakin. Etrafımıza hayranlıkla bakarken, içeri bir okul grubu giriyor, neşe içinde gülümseyerek, şarkılar söylemeye başlıyorlar, sonra hızlarını alamayıp bize de İngilizce şarkılar söylüyorlar. Sonra bir grup fotoğrafı çektirirken, içlerinden bir çocuk özellikle benim o fotoğrafta olmam için çok ısrar ediyor. Nedenini çok anlayamasam da, bir öğretmeninin “bu fotoğrafta yer alırsanız, onu çok mutlu edersiniz” demesi üzerine ben de fotoğrafa dahil oluveriyorum. Belki de diyorum, bizim anlayamadığımız mistik bir bağ kurdu çocuk benimle… Tüm bunlar hoş bir anı ve ilginç bir deneyim oluyor. 

 

Yüzümüzde mutlu ifadelerle, Ta Phrom’dan çıkıp, Sophal’le buluşuyoruz. İki saatlik geleneksel Khmer masajı randevumuz için otele dönüyoruz. Masaj sonrasında yeniden tapınaklara döneceğiz.

 

MİNİK BİR MOLA

Bu kadar erken başlayan bir gün için mükemmel bir mola çeşidi oluyor bu masaj; sıcak duş sonrasında; geleneksel Khmer pijamaları giydirilip, yan yana yere yatıyoruz ve kendimizi usta ve güçlü ellere bırakıyoruz. 

Masaj sonrasında gidip güzel bir yerde hafif bir şeyler atıştırmak için son derece turistik ama şaşırtıcı şekilde nefis Blue Pumpkin’e gidiyoruz ve çok lezzetli börekler ve salatalar; ve sonrasında daha da nefis dondurmalarla sıcak havanın hararetini üzerimizden atıyoruz. Özellikle Blue Pumpkin’in dondurmaları ilginç çeşitleri ve tamamen doğal içerikleriyle damakta mini bir şölen yaratıyor. Biz de seçimimizi Hindistan cevizli, zencefilli, susamlı ve tarçınlı dondurmalardan yana kullanıyoruz, gerçekten çok farklı ve enfes lezzetler…

Bu mini ziyafet sonrasında günün ikinci turu için yeniden Sophal’le buluşuyoruz. Akşam güneşiyle ısınan yaseminler rüzgarda sallandıkça etrafa daha da yoğun ve enfes kokular yaymakta ve bu durum bizi fazlasıyla mutlu ediyor.

 

VE GÜN BATIMI…

Şimdiki istikametimiz, yine Bayon civarı, buradan fille tepede yer alan tapınağa çıkarak gün batımını da buradan izleyeceğiz. Filin sırtında olmak, oldukça enteresan bir duygu… Oturduğumuz platformdan, filin hemen ensesinde oturan ve ayaklarını filin kulak arkalarına sallandırmış olan “fil jokey”i duruma son derece hakim görünüyor. Hemen sırtında, üzerinde “tips”, yani bahşişler yazan ve içinde 5 dolarlık bir banknot bulunan “gömlek ense cebiyle” dikkatleri üzerine topluyor. Tabii kimsenin 5 dolar verdiğini sanmıyorum, ama iyi bir pazarlama taktiği olduğunu söyleyebilirim. Filin sırtında, dağ yollarından döne döne en tepedeki tapınağa ulaşıyoruz.  

Yine geniş bir turist kalabalığı gün batımını beklemekte burada…Biz de yüzlerce yıllık taşların üzerine oturup, sessizce güneşin Angkor vadisi üzerinde alçalmasını ve göğün bin bir rengini izliyoruz. Gün batarken bu tatilde yaşadığımız enfes deneyimler ve huzur dolu bu enfes gün için şükrediyoruz… Güneş battıktan sonra tüm turistler, hep beraber ormanın içinden yürüyerek iniyoruz aşağıya… Bu kez aşağıdaki kalabalıkta bizim “ferrari”yi bulmakta biraz zorlansak da çok geçmeden buluşuyoruz, “ferrari”yle son yolculuğumuz için…

 

“FERRARİ”YE VEDA VE AKŞAM

Sophal’le gece pazarının önünde duygusal bir vedalaşma yaşıyoruz ve kendisine fazlasıyla hakettiği 15 dolar’ını bahşişiyle birlikte takdim ediyoruz.

Akşam yemeğini “Angkor Palm’da yiyoruz. Buradaki zengin tadım menüsü, Khmer mutfağının en güzel örneklerini tadabilmek için doğru bir seçim; bir tepside 7 farklı yemek geliyor. Üstelik dünyaları yeseniz, 7 dolar’dan fazla para harcayamazsınız.

Bu enfes yemek sonrasında, aklımızda kalan birkaç parça şeyi almak için gece pazarında bir tur atıyoruz. Burası gerçekten de keyifli bir yer bence…

 

APSARA

Alışveriş bitince, gerçek bir Apsara gösterisi izlemek üzere Temple Club’a gidiyoruz, aslında daha geleneksel ve yüksek kalitede bir Apsara gösterisi için Apsara Tiyatrosuna gitmek daha iyi olabilir, ama bu gece için Temple Club bize iyi bir seçim gibi görünüyor.

Temple Club’ın alt katı tam anlamıyla bir bar ortamı sunarken, gösteriyi izlemek için sahnenin bulunduğu üst kata çıkmak gerekiyor. Yine kendimize enfes kokteyller söyleyip öndeki bir masada yerimizi alıyoruz. Çok geçmeden yumuşak ve ritmik Khmer müziği başlıyor ve hemen arkasından birbirinden zarif apsara dansçıları sahneye diziliyorlar. Apsara dansı, Kamboçya’nın geleneksel dansına deniliyor; eller ve ayakların zarafetinin öne çıktığı; kıvraklık ve denge gerektiren yumuşacık bir dans… 

Ama “Apsara”nın kelime anlamına inersek, aslında çok güzel ve doğa üstü dişi varlıklara verilen isim, anladığım kadarıyla bu bölgede yunan mitolojisinin “Nymph”lerine karşılık geliyorlar. Çok güzel ve zarif danslarla erkekleri baştan çıkarmalarıyla ünlüler ve Angkor Wat’ın duvarlarında binlerce farklı Apsara figürü görebiliyorsunuz. Gündüz 10. yüzyıldan kalma paha biçilmez figürleri tapınakların duvarlarında görüp; akşam da dansını izlemek müthiş…

 

SON SÖZ

Kamboçya’dan ayrılırken, çok karışık duygular içindeyiz. Burası daha önce gördüğümüz hiç bir yere benzemiyor. Burada tanıdığımız bütün insanları bir bir düşünüyorum. Hepsi acılar yaşamışlar, hiçbirinin hayatının kolay geçtiğini sanmıyorum, ama içlerinde mutlak bir iyilik ve mutluluk var ve bu duygular sanki bulaşıcı gibi… Geçmişte ya da gelecekte değil, “şimdi”de yaşıyorlar. Diğer yandan onları mutlu etmek çok kolay, yaptığınız en ufak bir jeste, büyük bir minnet ve mutlulukla karşılık veriyorlar ve gözlerinin içi gülüyor.

 

Siem Reap’ın son derece karakterli ve minik havaalanında uçağa binmeyi beklerken buraya daha uzun bir programla yeniden gelme konusunda anlaşıyoruz. Ve bir daha ki sefere kadar veda ediyoruz güzel Kamboçya’ya…