“Indochina”, yani Hindiçin, Hindistan ile Çin arasında kalan tüm Güney Doğu Asya bölgesini tarif eden coğrafi bir tanımdır. Ancak böyle basit bir açıklamaya sahip “Indochina” kelimesi günümüzde, ben dahil, bir çok insana romantik bir çağda kalmış, egzotik hayaller çağrıştırmaya devam ediyor.

İşte biz de hayallerimizdeki “Indochina”’yı bulma umuduyla yeniden yola çıkıyoruz. Ho Chi Minh’de geçirdiğimiz birkaç gün bize aradığımız egzotik tadı pek vermediğinden; Amerika’ya karşı bağımsızlık savaşı vermiş, komünist Hanoi’nin, Güney’den çok daha karakterli olacağını umut ediyorum.

 

HANOİ VE ESKİ MAHALLE

Havaalanından Hanoi’ye doğru giderken manzaramızı yolun her iki tarafındaki tarlalarda çalışmakta olan konik şapkalı köylüler; yol kenarında bisikletleri üzerinde meyve ya da çiçek satan konik şapkalı kadınlar oluşturuyor. Bu manzaralar adeta hayallerimizin “Indochina”sına gelmiş olabileceğimizin işaretlerini veriyor.

Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra eski mahallenin tam göbeğindeki otelimiz Essence’e geliyoruz. Kapıdan girer girmez, kocaman bir gülümsemeyle taze meyve suyu ikram ediyorlar ve henüz sabahın çok erken saatlerinde olmamıza rağmen odamızı bir saat içinde hazırlayacaklarını söylüyorlar. Biz de odamız hazır olana kadar meşhur “eski mahalle”yi keşfetmeye karar veriyoruz.

Adımımızı dışarı attığımız anda sağdan ve soldan aynı anda gelen motorlar, bisikletler, insanlar, omuzlarında taşıdıkları bir sopaya asılı sepetleriyle konik şapkalı sokak satıcıları ve burnumuza dolan hafif nemli bir koku bizi alıyor ve eski bir zamana bırakıveriyor sanki… Kaldırımdan yürümek olanaksız; yoldan yürümek zorundasınız. Zira kaldırımlarda başka aktiviteler var; kimi taburesine oturmuş yemek yiyor; kimi bulaşık yıkıyor; kimi saçını yıkıyor; hatta ayin yapanlar bile mevcut. İlk başta Okan sokaktaki dinmeyen kaos ve korna sesleri sebebiyle biraz geriliyor; ben ise gördüğüm bu manzaranın daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzememesi karşısında büyüleniyorum adeta…

Sokaklar arasında yürümeye çalışırken birdenbire karşımıza şehrin en eski tapınağı olduğu söylenen Bac ma tapınağı çıkıveriyor. Burası oldukça küçük olmasına rağmen, eski mahalle’nin en köklü ve önemli tapınaklarından bir tanesi; içeri girdiğimizde tapınağa adını da veren dev beyaz at heykeli bizi karşılıyor. Yol yorgunluğumuz ve mahalledeki kaos halinin bize yaşatmış olduğu şok tapınağın dinginliği ve tütsü kokuları içinde eriyip gidiyor sanki… İyice sakinleşene kadar buradan çıkmıyoruz.

Otelimize döndüğümüzde odamız hazır ve bavullarımız çoktan odamıza gönderilmiş bile…

 

TEMPLE OF LITERATURE

Temple of Literature, Vietnam Çinli Ly hanedanı tarafından yönetildiği sıralarda 1070 yılında Konfüçyüs onuruna kuruluyor, hatta mimari olarak da Konfüçyüs’ün Çin’in Qufu şehrindeki tapınağından esinlenilmiş olduğu söyleniyor. Kuruluşunu takip eden 700 yıl boyunca doktor ve bilim adamı yetiştirmiş bu tapınak, aynı zamanda da Vietnam’ın ilk üniversitesi olarak  kabul ediliyor.

Burası aynı zamanda gerçek Vietnam mimarisinin çok iyi korunmuş bir örneği… Dingin avlularında en azından bir süre Hanoi’nin kaotik sokaklarından kendinizi sıyırma şansına sahip oluyorsunuz.

Bu arada etrafta Vietnam’ın geleneksel kostümü Ao Dai giymiş bir sürü genç kız fotoğraf çektiriyor. Öğrendiğimize göre liseden mezun olurken gelip burada fotoğraf çektirmek adettenmiş.

Beş farklı avlunun her birini içimize sindire sindire geziyoruz. En son avludan girdiğimiz “müzik odası” tabir edilen yerde çok enteresan müzik aletleriyle yapılan, Çin esintili olduğunu tahmin ettiğim bir müziğe kulak kabartıyoruz.

 

 

HANOİ VE “HO AMCA”

Temple of Literature sonrasında Ho Chi Minh’in mozolesi, başkanlık sarayı, evi, müzesi ve bir de önemli tapınağı içinde barındıran trafiğe kapalı ve Vietnamlılar için oldukça kutsal bir alan olan “Ho Chi Minh Mozole Kompleks”ini ziyaret ediyoruz, burası için dev bir şehir parkı demek çok da yanlış olmayacaktır. Mozoleye doğru yürürken, ilk dikkatimi çeken şey, buranın Anıtkabir’e ne kadar çok benzediği oluyor.

Gezimizin bu noktasında Ho Chi Minh’le ilgili bir çok konuya değineceğimiz için, kendisinin hayat hikayesi ile ilgili kısa bir özet yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Ho Chi Minh 1890 yılında fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi, babası öğretmendi. Vietnam Ho’nun küçüklüğünde Çin’in; gençliğinde ise Fransızların egemenliği altında oldu, ama Ho hep “bağımsızlık” fikri ile büyütülmüştü. 21 yaşından, 50 yaşına kadar gemilerde çalışarak, dünyayı dolaştı. Bu zaman zarfında bir çok farklı ülkenin Komünist Partileriyle ilişkisi oldu. Döndüğünde bu dostluklarının da desteğiyle bağımsızlık savaşını başlattı ve Kuzey Vietnam’ı kurdu. Fransızlar giderken, Amerikalılar geldi ve Güney’e yerleştiler. Ho Chi Minh Vietnam’ın bağımsızlığı için Güney’deki Amerikalılarla da savaştı, ancak savaş sürerken 1968 yılında öldü.

Bu etkileyici hayat hikayesinin benim için en etkileyici kısmı Ho Chi Minh’in 30 yıl boyunca kendini olgunlaştırmak için seyahat etmiş olmasıydı. Ülkesine dönüp, bağımsızlık savaşını başlattığı zaman 50 yaşının üzerinde olması benim için de hala umut olduğunu gösteriyor.

Mozole ziyareti sonrasında, yürüyerek başkanlık sarayına geçiyoruz. Burası zamanında Kuzey Vietnam ve Laos’u kontrol altında tutmak amacıyla Fransızlar tarafından yapılmış ve uzunca bir süre Hindiçin bölgesini yöneten Fransız generallerin sarayı olmuş. Dış cephesi Vietnam’ın uğurlu rengi olan sarı renkte, çok iyi korunmuş, gösterişli bir saray…

Ho Chi Minh seyahat ettiği yıllar da dahil olmak üzere, tüm hayatı boyunca zor koşullarda yaşamış ve halkının da çok zor koşullarda yaşadığını bilen bir lider olarak, sarayda yaşamayı reddetmiş ve Başkanlık Sarayından sadece devleti yönetmiş. Yaşamak için saraya yakın bir noktada, göl kenarında bambu sütunlar üzerinde duran, geleneksel bir Vietnam evi yaptırarak, burada yaşamış, buraya bugün House of Stilts adı veriliyor, (yani sütunlu ev). Bu basit ve aydınlık ev oldukça huzurlu bir ortama sahip ve gösterişten uzak; bence en büyük lüksü göle bakıyor olması… Savaş esnasında Amerikalılar için açık bir hedef olan bu evde gerçekten ne kadar vakit geçirebildiğini bilemiyoruz, ancak belli ki Ho basit ve keyifli bir yaşam sürme arzusu taşıyormuş.

Bu parkın içinde bir de önemli bir tapınak bulunuyor. 1049’da imparator Ly Thai Tong tarafından, bir havuzun içinde duran tek bir taş sütun üzerine yaptırılan minicik ahşap tapınak; “One Pillar Pagoda”, (yani tek sütunlu tapınak). Fransızlar Vietnam’dan çekilirken orijinal tapınağı yerle bir etmişler, ancak tapınak daha sonra orijinaline sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş. Bugün tarihi neredeyse bin yıl öncesine dayanan bu küçücük tapınak halen eski günlerindeki gibi popüler; içine girmek için uzunca bir sırayı göze almanız gerekiyor; üstelik sıra turistik bir sıra değil; çoğunlukla gerçekten ibadet etmeye gelmiş insanlardan oluşuyor.

 

VİETNAM SOKAK YEMEKLERİ

Bu uzun ve yorucu tur sonrası otelimize dönerek bir süre dinleniyoruz. Ve akşam yemeği için sokak yemeklerini bir çatı altında toplamasıyla meşhur Quan An Ngon’a geliyoruz. Burası sokak yemeklerini hijyenik bir şekilde tatmanıza imkan tanıyan kocaman bir restoran, aynı Hanoi sokakları gibi kaotik görünüyor ama bir şekilde son derece organize bir mekan. Servis son derece iyi ve servis yapanlar samimi; öyle ki mesela tipik bir Vietnam yemeği ısmarladınız diyelim, size servis yapan kişi; üşenmiyor; gereken vakti ayırıp, size bunun geleneksel olarak nasıl yenmesi gerektiğini sakin ve eğlenceli bir biçimde anlatıyor. Restoranın avlusundaki kalabalığın büyük çoğunluğunu Vietnamlılar oluşturuyor, bahçe boyunca çeşit çeşit tezgahlarda Vietnam sokak yemeklerinin en güzel örnekleri servis ediliyor… Biz de birer Bia Hanoi (bira) eşliğinde masamızı donatıyoruz.

 

HANOİ’YE UYUM SAĞLADIĞIMIZ GÜN

Yeni güne saat 10.00 gibi ananas ve ballı pancake ve koyu Vietnam kahvesiyle başlıyoruz. Bugünkü programımız dinlenme üzerine kurulu; kahvaltıdan sonra çıkıp, kaotik “eski mahalle”yi derinlemesine keşfedeceğiz, ardından belki biraz alışveriş ve hatta belki de masaj yaptırmak gibi niyetlerimiz var. Bakalım neler olacak?

Otelimizden çıkıp, Ma Mai üzerinde 87 numaralı orijinal haliyle korunmuş, tipik bir eski mahalle evini ziyaret ederek başlıyoruz yürüyüşümüze… Burası aynı zamanda bir sürü değişik el sanatı ürünlerinin de satıldığı bir galeri… Avlusunda bir adam oturmuş, parşömen kağıtları üzerine resimler yapıyor…

Buradan çıkınca bir mühürcüye uğruyoruz, kardeşim Yasemin’in ismine bir mühür yaptırmak istediğimi söylüyorum, adam söylediğim ismi hiç sorunsuz anlayıp, öyle bir el çabukluğu ve kusursuzlukla seçtiğimiz modelin altına kazıyor ki; etkilenmemek elde değil. Buradan çıktığımızda dükkanın önünde bir adamın nargile mantığında ama nargileden farklı görünen bir şey tüttürdüğünü görüyoruz. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu Çin usulü bir nargile ve fotoğraf çekmek için izin istiyoruz, incelikle kabul ediyor.

Sonra yavaş yavaş Eski Mahalle’den çıkıp, ana cadde Hang Gai’deki ipek ve çeşitli sanat eserleri satan dükkanları karıştırarak yürüyoruz. Alışveriş zevki, biraz ne aradığınızla bağlantılı tabii ama ben genellikle başka yerde bulamayacağım, evde gördükçe hem gözümü okşayacak; hem de bana bu seyahati anımsatacak yerel ve orijinal parçaların peşindeyim, çünkü bunların haricindeki her şeyi artık her yerde bulabiliyoruz.

Böylece kaptırıp gitmişken kendimizi Fransız mahallesinde  St. Joseph katedralinin önünde buluyoruz. Bu mahalle zamanında Fransızların yaşadığı ve bu sebeple daha Avrupai havada olan bir mahalle. İki – üç katlı bahçeli evler, nispeten daha düzenli sokaklar ve farklı konseptte güzel dükkanlar var burada. Biraz da buradaki sanat dükkanlarını karıştırıp, kilisenin bulunduğu meydandaki kafe Marlyn’de küçük bir mola veriyoruz.

Öğleden sonra Hanoi sokaklarında motosiklet ve korna gürültüsünden serseme dönmüş bir şekilde yürürken; her köşeden kuralsızca ama yavaş ve sakince gelen, ve her daim korna çalan motosikletlere alışmaya başladığımızı fark ediyoruz. Evet şehrin bu hareketi ve gürültüsü halen çok yorucu ama artık biliyoruz ki; kendimizi yola attığımızda karşıdan gelen motorla birbirimize bir şekilde uyum sağlayacağız. Karşıdan karşıya geçerken bazı şeyleri ağır çekimdeymişçesine yavaş ve an be an algılamaya başladığımı fark ediyorum.

Akşam üzeri yorgun ama mutlu bir şekilde otelimize döndüğümüzde resepsiyona etrafta masaj yaptırabileceğimiz iyi bir yer bulup-bulamayacağımızı soruyoruz. Kendi kardeş otellerinin içinde bulunan La Siesta SPA’yı tavsiye ediyorlar, hemen randevu yapıyoruz ve birer duşla günün yorgunluğunu üzerimizden attıktan sonra La Siesta Spa’nın yolunu tutuyoruz. Burada lotus çayı ikramı sonrasında bir buçuk saat sürecek geleneksel bir Vietnam masajı olduğu söylenen “bitkisel tütsü terapisi” için bir odaya alınıyoruz. Sırtımızda dolaştırılan tütsüler eşliğinde nefis bir masajla günün yorgunluğunu üzerimizden atıyoruz.

Otelimize yürüyerek döndükten sonra akşam yemeği için Madame Hien’de yer ayırtıyoruz, hazırlandıktan sonra da taksiyle Fransız mahallesindeki Madame Hien’e geliyoruz. Burası St Joseph katedraline yakın, kocaman avlulu güzel bir ev ve bu kocaman avluya mum ışığı ile aydınlatılmış, şık masalar yerleştirilmiş. Mutfak “Fransız esintili Vietnam mutfağı” şeklinde tanımlanabilir, mutfağın başında Didier Corlou isimli Fransız bir şef var ama restoranın temelini geçmişte herkesin yemeklerine bayıldığı Madame Hien’in  torununa miras bıraktığı tarifler oluşturuyor. Burasının diğer yerlerden en önemli farkı; muhteşem Vietnam mutfağını, Fransız inceliği ile birleştirmiş olması…

 

BAZEN DE SADECE DURMAK İSTER İNSAN

Bugün bu şehirde gezip de en sevdiğimiz yere geri gideceğiz. Amacımız mı? Aslında bir amacımız yok. Tek istediğimiz orada dilediğimiz gibi zaman geçirip, tadına varmak ya da sadece durmak… Hayalini kurduğumuz ideal bir seyahatin bizim için en önemli gereklerinden bir tanesi de bazen yalnızca durabilmek…

 

KOTO

Temple of Literature’da dilediğimiz gibi vakit geçirip, tütsüler yakıp, insanları seyrettikten sonra karnımız acıkmaya başlıyor. Hayalimiz tapınağın hemen karşısında bulunan ve daha önce National Geographic’te izleyip, bayıldığımız Koto’ya gitmek. Çok geçmeden Koto’nun kapısındayız, bizi karşılayan kız tam bizi oturtacakken, bir başka kız gelip ”saat 2.00’de servisimiz bitiyor, sizi alamayız” diyor. Hayallerimizin yıkılması ve zil çalan karnımızın yönlendirmesiyle tüm sevimliliğimizi takınıp, hafiften yalvarmaya başlıyoruz. Israrımız işe yarıyor, ve çok geçmeden içerden başka birisi gelip bizi oturtuyor.

Koto savaş esnasında Avustralya’ya göç eden bir Vietnamlının iyi bir şeyler yapmak niyetiyle açtığı; fakir ailelerin çocuklarını alıp, servis ve mutfak sanatları üzerine yetiştirerek, onları büyük oteller ve zincir restoranlarda işe yerleştiren bir kurum. Yediklerimiz olağanüstü lezzetli, ama bu başka bir yazımın konusu…

 

SÜRPRİZLERLE DOLU HANOİ SOKAKLARI

Yemek sonrası “eski mahalle”ye yürüyerek dönmeye karar veriyoruz. Bu sayede normal şartlarda çok fazla turistin girmeyeceği bazı mahallelerin içinden geçiyoruz. Bu mahallelerde millet 7’den 77’ye hem çalışıyor, hem de yerlerde yemeklerini yapıp, yiyorlar; yine leğenler içinde haşlanmış tavuklar, yıkanıp suyu sokağa dökülen bulaşıklar, oyun oynayan çocuklar, saç tarayan yaşlılar… Hepsi birbirinden değişik onlarca sokak manzarasına şahit oluyoruz.

Çok geçmeden ana cadde Hang Gai’ye geliyoruz, bir ana okulunun önünden geçerken, içeride oyun oynayan dünya sevimlisi çocuklar dikkatimizi çekiyor. Kapının aralık olması sebebiyle durup içeriyi seyretmeye başlıyoruz. Bir iki tanesi bizi fark ediyor ve “hello” diye bağırıp, el sallamaya başlıyorlar. Biz de onlara el sallıyoruz. Az sonra bütün sınıf kapıda toplanıyor ve zıplayarak, ritmik bir şekilde “hee-lloo, hee-lloo” diye bağırmaya başlıyorlar. Öğretmenleri gelip kapıyı kapatana kadar bu sevimli manzarayı izliyoruz.

Yürüyüşümüze devam ediyoruz ve Eski Mahalle’nin girişindeki göbeğe geliyoruz. Buradaki yüksek binaların tepesindeki turistik kafeler gözümüze ilişiyor. Biz de hem şehri, hem de gölü yukarıdan görebilmek ve birazcık da yorgunluk atabilmek için “City View Cafe”ye çıkıyoruz. Şehir tarafı pek iç açıcı bir manzara sunmasa da; göl tarafı enfes… Burada otururken yapılacak en eğlenceli şey ise aşağıdaki göbekte akmakta olan Hanoi’ye has organize kaos trafiğini izlemek.

Kafeden çıktıktan sonra yanda bir ayak masajı tabelası görüyoruz, bir heyecana kapılıp, bu “gizli genelev” kılıklı yere girmiş bulunuyoruz. Sonuç olarak bizi göl manzaralı bir odaya alıyorlar ve son derece profesyonel bir ayak masajı yapıyorlar. Her şey buraya kadar kusursuz gidiyor, ama bir şeylerin ters gideceğinden neredeyse eminim… Masaj bitince kendilerine 1 er dolar bahşiş veriyoruz. Tam da beklediğim gibi, bir tanesi kalkıp kapıyı kapıyor, sonra ikisi birden önümüzde ayakta dikilip, hızlı ve agresif bir tonda konuşmaya başlıyorlar. Özet olarak “patron paramızı vermiyor, siz bize 5er dolar verin” konu başlıklı bu konuşmadan, 2 şer dolar vererek kurtuluyoruz. Evet masaj bizim zayıf noktamız ama Vietnam çok da masaj destinasyonu değil sanırım.

 

YOLA ÇIKMADAN ÖNCE “PHO BO” MOLASI

Buradan çıktıktan sonra mahalleye girene kadar indiren muson sebebiyle bir tentenin altında beklemek zorunda kalıyoruz. Bu öyle güçlü bir yağmur ki, sanki sadece gökten yere doğru değil; aynı zamanda yerden yukarı doğru da yağıyormuş gibi bir izlenim veriyor. Bir anda her yer göl oluyor; yağmur dinince de aynı hızda kuruyuveriyor. Yağmur kesilince koşa koşa otelimize geliyoruz. Tren için son hazırlıklarımızı yapıp, eşyalarımızın bir kısmını da otele emanet ediyoruz.

Çıkarken Okan kapıda bekleyen bell boy’a “burada en iyi Pho nerede yenir? Diye soruyor. Çocuk bu soru karşısında şaşırıp bir şeyler geveliyor. Bunun üzerine Okan soruyu şöyle düzeltiyor. “Sen Pho’yu nerede yiyorsun?” çocuk bize bir yer tarif ediyor. Bu yere gittiğimizde gördüğümüz manzara bir kaç gündür sokaklarda gördüğümüz manzaranın çok benzeri; hijyenik açıdan pek iç açıcı görünmese de çocuk en iyi pho orada dediği için güvenip oturuveriyoruz. İçerisi pembe dizi seyretmekte olan lokallerle dolu, kimse İngilizce konuşmuyor. Dışarıda biri domuz diğeri de dana olmak üzere iki kazan kaynıyor. Hangisinden istediğimizi soruyorlar, çeşitli hayvan taklitleriyle derdimizi anlatmaya çalışıyoruz, hafifçe sırıtıyorlar. Gelen yoğun et sulu nefis pholar yol öncesi içimizi ısıtıyor. Artık dağlar için hazırız.

*Vietnam mutfağı ile ilgili ayrıntılı bilgiyi daha önce yazdığım “Bir Türk’ün Vietnam Mutfağıyla Randevusu” isimli yazımda bulabilirsiniz.