İlk Küba şarkısını duyduğumda kaç yaşındaydım hatırlamıyorum, ama Küba müziğine o an itibariyle aşık olduğumu söyleyebilirim. Sonra  17 yaşlarımdayken Buena Vista Social Club fırtınası dünyayı kasıp kavurmaya başladığında kararımı vermiştim, ilk fırsatta gidip görecektim Küba’yı… Bunu gerçekleştirmem 13 sene almış olsa da kesinlikle geç sayılmazdı…

Çok uzun bir uçuş sonrasında bavulumuzu alakasız bir bandın üzerinde güç bela bulup, Turist Ofis’e taksilerin yerini sorduk. Kadın yandaki duvara yaslanmış bir adamı işaret ederek, “That man is a taxi” dedi. Hemen adama gidip, “bizi burada bekle”, diye tembihledikten sonra, uzun para bozdurma sırasındaki yerimizi aldık. Bir süre sonra sevimli, esmer, kavruk bir adam geldi ve bize eliyle “gel işareti” yaptı,” bu sıra çok uzun, yukarda hiç sıra yok” dedi; sonra da bizim sarışın ve iri yarı taksi şoförünü gösterip “ben onun kardeşiyim” dedi,  bu fiziksel açıdan pek mümkün görünmese de inandık. Bu arada, adamın sözünü dinleyip, yukarıdan paramızı iki dakika içinde bozdurmuş ve dışarı çıkmıştık bile. Dışarı çıktığımızda önümüzde dört tekerleği olduğundan araba olduğunu çıkardığımız bir alet duruyordu. Evet bu taksimizdi ve aşağı yukarı bavulumuzla aynı boy olduğundan, buna asla binemeyeceğimizi düşünüyordum ama bavulu çok profesyonelce bagaja sığdırdılar. Az sonra, bu dört tekerlekli bir kısmı sarı; bir kısmı siyah; camları siyah filmli bir aletin içindeydik, kontak çevrilir çevrilmez müthiş bir gürültü ile birlikte bir “raggaton (Küba’da yeni populer olan Latin rap müziği gibi bir müzik)” başladı arabanın içinde… Bu müthiş gürültüye bir de camlardan gelen rüzgarın sesi karışınca hayatımızın en gürültülü yolculuğu bu oldu diyebilirim. Karanlık yollardan, virajları güç bela alırken bir yandan da öndeki iki adam bağırarak İspanyolca konuşmaya ve gülüşmeye devam ediyorlardı, içimizi rahatlatan tek unsur ise önde çalışan bir taksimetre olmasıydı.  Yarım saatlik bir yolculuk sonrasında Havana’ya vardık. Meşhur Malecon’a dalgalar vuruyordu, buna rağmen insanlar duvarların üzerinde oturup, şanslarını deniyorlardı sanki…

Aylar önce internetten ayarladığımız, hakkında bir sürü güzel şey okuduğumuz ve hatta parasını ödemiş olduğumuz otelimiz San Miguel’e kavuşmuştuk sonunda… Bu güzel kolonyal binadan içeri girerken ister istemez bir gülümseme yayılmıştı yüzümüze… 

Ta ki, bizi sonsuz ve güzel bir gülümseme ile karşılayan Michael, bize odamızı su bastığı için bu gece burada kalamayacağımızı söyleyene kadar… Bize çok güzel başka bir otelde yalnızca bu gece için bir oda ayırttıklarını ve gidiş – geliş taksimizi de ödeyeceklerini belirtti… Bu diğer otel en azından Havana’da olmalıydı değil mi? Bu soruya aldığımız cevap ise, “Havana da değil, ama çok yakın… sadece 15 dakika uzakta” oldu…

Önce yorgunluğumuzun da verdiği hassaslıkla agresif İstanbul tepkileri verdiysek de; sonunda tatilde olduğumuzu ve ne olursa olsun hiçbir şeyin keyfimizi kolay kolay bozmasına izin vermememiz gerektiğini hatırladık ve bir dakika içinde otelin barında buz gibi Küba biralarımızı içip, gülüşmeye başlamıştık bile…

Bu geceki otelimiz Miramar’da Chateu Hotel…  İsmi sizi aldatmasın… Her ne kadar, adı Havana civarındaki en lüks oteller içinde geçiyor olsa da, burası 1980 öncesi bir Turban oteli havasında son derece “kitch”… Öyle ki lobisinde içinde plastik kuğuların ve kurbağaların yüzmekte olduğu bir süs havuzu bulunuyor…  Sonunda odamıza çıktık, ama o da ne? Kartı yuvaya soktuğumuzda odanın ışıkları yanmıyor. Bizi yukarı çıkaran ve nefis bir gülümseyişi olan bell-boy, yardım getirmek için aşağı indi ve 2 dakika içinde geri geldi, odaya girip ampulleri çevirmeye başladığında ışıklar teker teker yanmaya başladı… Hemen duş yapıp, yattık… Öyle yorgunduk ki, artık hiçbir şeyin öneminin kalmadığı bir noktadaydık…

 

HAVANA

Erkenden uyandık, Küba kahvaltısı tabir edilen, çürümeye yüz tutmuş tropik meyveler, kahve ve omletten oluşan kahvaltımızı ettik, derhal bizi almaya gelen taksiye binip, asıl otelimiz San Miguel’in yolunu tutuyoruz.  

San Miguel, meşhur Habaguanex otellerinden bir tanesi… Habaguanex otel ve restoranları tüm eski Havana’daki en güzel kolonyal binaların aslına uygun şekilde restore edilip, butik oteller ve hoş restoranlara dönüştürülmesini gerçekleştiren,  tabiî ki devlete ait bir şirket… Güzel tarafı projenin başında tarihçilerden oluşan bir kurulun olması ve binaları son derece profesyonel bir şekilde restore ediyor olmaları; olumsuz tarafı ise bu otel ve restoranlarda bugünkü Küba gerçeklerinden çok uzak bir hayatın yaşanıyor olması…  

Katedral meydanına girmeden hemen önce yolumuzu kesen faytoncu Joseph bizi ikna etmeye çalışıyor, hatta indirim bile yapıyor, ama daha keşfe yeni başladık, fayton turu için çok erken… Sonuçta neşeli bir sohbet kazanmış oluyoruz. Oradan ayrılırken Joseph bize “Havana çok güvenlidir” diyor;  “Havana’da 2 milyon insan yaşar. 1 milyonu insan; 1 milyonu polis, çok güvenli…”

Az sonra tam göbeğinden eski şehre (Habana Vieja’ya) dalıyoruz. Katedral meydanına girdiğimizde yeni restore edilmiş bir binanın, sapsarı duvarının önünde oturan, kafasında çiçekleri olan, rengarenk giyinmiş ve puro içiyormuş gibi yapan teyze karşılıyor bizi. Resmini çekmek isterseniz kendisine para veriyorsunuz, bir süre baktıktan sonra fark ediyorum ki , Küba’ya giden birçok kişinin fotoğrafları arasında bu tatlı siyahi teyzenin resmi var… Yani aslında kendisini tanır gibiyiz bir anlamda…

Paralı resim çekmemek için direniyoruz ve kendisinin resmini çekmiyoruz ama meydana doğru köşeyi dönünce koluma giren ve elinde de kolum boyunda (yanmayan) bir purosu olan hoş giyimli amca pes etmemize neden oluyor. Bir şekilde kendimizi onunla resimler çektirirken buluyoruz. Daha hoş olanı ise Okan’ın kontrolümüz dışında oluşan bu resim çekme seremonisinin karşılığında çıkarıp, bu amcaya 3 CUC vermesi oluyor. Henüz para kavramımız gelişmediğinden, 3 CUC’un bir Kübalı için neredeyse 10 günlük geçinme parası olduğunun bilincinde değiliz. (Akşama doğru bu konuda hızlı bir gelişme kaydediliyor ister istemez)

havana-sokaklari-2

Bu çifte standartlı ekonomik sisteme alışmak ve Küba’nın aslında biz turistler için oldukça pahalı bir ülke olduğunu anlamak bir günümüzü alıyor.

 

Sabah kahvemizi Katedral meydanındaki meşhur restoran El Patio’nun meydanın tam ortasında bulunan masalarında içiyoruz. Bu arada da etraftaki turistleri avlayan geleneksel kıyafetli birkaç kadını ve az önce bizden 10 günlük geçimini elde etmiş olan şapkalı amcayı gözlemleme fırsatı buluyoruz. Meydana giriş noktasında sakin bir şekilde bekleyip, bizim gibi acemi turistlerin koluna giriyor ve tatlı dilleriyle onları ikna ediveriyorlar. Tam da bu sırada karşımızda durmakta olan bir karikatüristin Okan’a odaklandığını fark ediyoruz. Okan her ne kadar göz temasından kaçınıyorsa da iş işten geçiyor ve karikatürist 2 dakika içinde oldukça başarılı bir karikatürü masamıza bırakıveriyor. “Ne kadar?” diye sorduğumuzda da “siz ne kadar vermek isterseniz?” diyor. Verdiğimiz 1 CUC karşısında benim de bir karikatürümü çiziyor ve teşekkür ederek uzaklaşıyor. (Para kavramı ile ilgili eğitimimiz tüm hızıyla sürmekte 🙂

Havana Vieja’daki turumuza Plaza de Armas ile devam ediyoruz. Burası açık hava kitap pazarının kurulduğu ve birçok eski kitabın yanı sıra Fidel, Che ve devrim hakkında birçok kitabın da bulunabileceği; ortasından yemyeşil mini bir park geçen; denize yakın bir meydan…

Buradan sonra Havana’nın en önemli sokaklarından biri olan, Obispo’da kalabalığa karışıyoruz. Bu sokak kurulduğu günden bu yana Havana’nın en canlı sokaklarından bir tanesi olmuş. Devrim öncesinde burası en lüks butiklerle, dünyanın dört bir tarafından gelen en kaliteli malların satıldığı dükkanlarla dolup taşarken; bugün burada herhangi bir zenginlikten bahsetmek mümkün değil. Yine de kalabalık ve hareketli oluşu sebebiyle şehrin kalbinin bu sokakta atmakta olduğunu söyleyebiliriz. Sokağın ortalarında bulunan Hotel Florida da yine Habaguanex’in aslına uygun olarak restore ettiği nefis bir butik otel olarak, tipik kolonyal tarzda ve ağaçlık olan avlusuyla sokaktan geçenlerin hayran bakışlarına hedef oluyor. Obispo, aynı zamanda Habana Vieja’yı (şu anda gezmekte olduğumuz eski şehir);  Centro Habana’ya (şehir merkezine) bağlayan sokak olma özelliğine de sahip… 

Yeni restore edilmiş şık binaları, minik turistik butikleri ve küçük tatlı bir parkı bulunan Mercaderes caddesinde keyifli bir yürüyüş sonrasında, şehrin üçüncü önemli meydanı olan Plaza Vieja’ya çıkıyoruz. Tam da karnımız zil çalarken karşımızda gördüğümüz manzara bizi kendine doğru çekiyor. Barbeküde pişen etlerin dumanına karışan mükemmel Küba melodilerine doğru, ışığa uçan pervaneler misali yürüyoruz… Avusturyalı bir çiftin işlettiği, kendi birasını kendisi üreten “Taberna de la Muralla” bana göre Havana’nın en lezzetli mutfaklarından bir tanesine sahip… Öyle çok sofistike bir mutfak değil, ferforje bir askılığa asılı servis edilen nefis Istakoz ve Karides karışımı şişler (brochettas T la Muralla) ve ev yapımı bira buranın en tercih edilesi menüsü… Tüm şişler ve ızgara etler, restoranın önüne kurulmuş olan dev barbeküde pişiriliyor. Biralar gerçekten çok nefis… Siz öğle yemeğinizi yerken, orkestra durup dinlenmeksizin çalıyor… Bu arada Küba’da sürekli deniz ürünü yemekten sıkıldığınızda (ki bu er ya da geç oluyor) yine Taberna de la Muralla’nın lezzetli hamburgeri imdadınıza yetişiyor…

Bu nefis moladan sonra eski Havana keşfimize devam ediyoruz. Meydanın karşı köşesinde canlı ve heyecanlı bir müzik eşliğinde, uzun sopalar üzerinde dans eden, rengarenk kostümlü dansçılar görünüveriyor… Birdenbire ortam bir karnavala dönüşüyor; herkes gülümsüyor, dans ediyor, eğleniyor… Tabii arkadan gelen grubun en güzel kızı da para kesesini , sonsuz bir gülümseme eşliğinde  eğlenen turistlere uzatıyor ve bahşişleri topluyor… Bu ekip Havana dans okulu, her Pazar farklı kostümlerle uzun sopalar üzerinde eski Havana’yı dolaşıyorlar. 

Dans ekibi uzaklaştıktan sonra, Plaza Vieja’nın hemen köşesinde bulunan, pek çok turistin görmeden geçtiği, ama şehri 360 derece görüp anlamak adına müthiş bir buluş olan “Camara Oscura’yı” görmeye gidiyoruz. Burada sizi karanlık bir odaya alıyorlar, bu yüksek binadaki çeşitli noktalara yerleştirilen aynalar yardımıyla Havana’nın canlı görüntülerini 360 derece bu karanlık odadaki bir düzleme yansıtıyorlar. Mesela siz aşağıdaki meydanda sevgilinizle romantik anlar yaşarken bu odadaki turistler sizi görüp, hakkınızda espriler yapabiliyorlar. Ayrıca gösteriyi yapan Kübalı rehber de hem çok yetenekli, hem de son derece esprili…

Havana’da onlarca müze içinden herkesin ilgisini çekecek en az birkaç müze bulunur. Bizim bugünkü durağımız Rom Müzesi oluyor. Havana Club sponsorluğunda kurulmuş bu müzede, profesyonellikten ödün vermeyen rehberimiz eşliğinde romun nasıl yapıldığını, çeşitlerini, hangisinin en iyisi olduğunu yaklaşık 20 dakikalık bir turda öğreniyoruz. Turun sonunda ise ikram edilen nefis 7 yıllık romlarımızı yudumluyoruz. 

 

HAVANA’DA HEMINGWAY’İN İZLERİ

Tüm gün beklediğimiz an yaklaşırken akşam güneşinin ısıttığı Havana sokaklarında işten çıkan Havanalılar, biz turistler, müzisyenler, kostümlü turist avcıları arasında adeta bir köşe kapmaca başlıyor. Bu köşe kapmaca esnasında bizim hedefimiz, Hemingway’in meşhur La Bodeguita del Medio’sunda mojitolarımızı yudumlamaktan başka bir şey değil… Bu meşhur bar Katedral meydanına çıkan ara sokaklardan birinde bulunuyor. Küçücük olmasına rağmen, son derece popüler… Öyle ki burayı içeriden gelen müzik sesleri ve akşam üzeri sokağa taşan kalabalıktan hemen tanırsınız. İçeri girer girmez, orkestra sizi kırk yıllık arkadaşlarıymışsınız gibi karşılıyor. Her an elinize marakasları, hatta daha da ilginci, mikrofonu tutuşturabilirler. Sürekli bir turist kalabalığı var, ortam o kadar samimi ki buraya her geldiğinizde farklı ülkelerden birileriyle tanışabilirsiniz. Orkestranın Gloria Estefan’a benzeyen solisti, herkesi kaynaştırmakta usta, daha birinci mojitoları bitirdiğimiz anda bana marakasları isteyip istemediğimi soruyor, bu teklifi hemen kabul ediyorum. Bir süre sonra bir İsveçli kadın alıyor mikrofonu, süper bir sesi var, o “summertime”ı söylerken, marakaslarımla kendisine eşlik ediyorum.

Duvarda Hemingway’den kalan pek çok hatıranın yanısıra, “papa”nın kendi el yazısı ile yazılmış “My Mojito in La Bodeguita; my Daiquiri in El Floridita” yazısını görebilirsiniz. Ernest Hemingway hayatının önemli bir kısmını Küba’da geçirmiş, hatta 1954 yılında kazandığı Nobel ödülü de bugün hala adanın doğu ucundaki Santiago de Cuba’da bir kilisede bulunuyor. Hemingway  ya da Kübalıların onu tanıdığı ismiyle “Papa”, 1932-1939 arasında Havana’nın meşhur pembe oteli Hotel Ambos Mundos’un 511 numaralı odasına yerleşmiş. “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” ve “Silahlara Veda”yı bu odada yazmış. Daha sonra Havana’nın dışında bir çiftlik evi satın alarak buraya yerleşmiş ve 1961’e kadar Küba’da kalmış. Küba’dan döndükten kısa bir süre sonra da av tüfeğiyle kendisini vurarak hayata veda etmiş.  

Hemingway’in diğer önemli barı El Floridita ise daha elegan, Kübalıların kapısından girmesinin söz konusu olmadığı bir başka dünyada yer alıyor. Obispo’nun Centro Habana’ya doğru açılan ucunda yer alan El Floridita’da Daiquiriler gerçekten çok lezzetli ve oldukça da kuvvetli… Efsaneye göre “Papa” buradaki rekoru 13 duble Daiquiri’ymiş. Bugün bu rekoru kırmayı başarabilirseniz, bir duble de El Floridita’dan size hediye ediliyor. Denemeyi düşünmüyoruz bile, çünkü birer kadeh bile barın ucunda oturmakta olan bronz Hemingway’le samimileşmemize yetiyor.

eski-havana

HAVANA’DA AKŞAM YEMEĞİ İÇİN SEÇENEKLER

Havana’da akşam bastırdığında yemeğinizi bir paladarda mı; yoksa bir Habaguanex restaurantında mı yemeniz gerektiği  konusunda kafanız karışabilir, bunun sebebi tüm gün etrafta gördüğünüz El Patio ya da Cafe del Orient gibi Habaguanex restaurantlarının romantik koloniyal ambyanslariyla sizi kendilerine doğru çekmesidir. İşin doğrusu Küba’da  iyi ve lezzetli yemek  için doğru adres kesinlikle bir paladar olmalı… 

Küba’nın turizme açılmasıyla devlet maximum 12 kişi ağırlanacak şekilde Kübalıların evlerinde, turistlere para karşılığında yemek servisi vermesine izin vermeye başlamış, bu ev restoranlara da paladar denilmekte…  Bu kanunla birlikte bir çok Kübalı evlerini paladar olarak hizmete açmış, tabii ki yalnızca 12 kişiye hizmet veren paladar çok az, genellikle ilk avluda 12 sandalye içerde ya da farklı bir avluda daha fazla sandalye oluyor.

Havana’da uluslararası standartlarda iyi mutfağı olan birkaç paladar var, ancak ülke çapında geziyorsanız gideceğiniz diğer paladarlar size Küba ev yemekleri sunacaklardır ve en güzel Küba yemekleri kesinlikle evlerde yapılanlardır. Ülkenin her yerinde en çok rastlayacağınız yiyecek de ıstakoz olacaktır, ülkemizde bir servet değerinde olan ıstakozlar, Küba’da tavuk fiyatına satılıyor ve zaman zaman bir porsiyonda iki tane olarak bile servis ediliyor.

Havana’ya dönersek, mükemmel bir yemek deneyimi için La Coccina de Liliam doğru adres olacaktır. Burası elçiliklerin bulunduğu Miramar’da bahçeli nefis bir villada yer alan bir paladar. Kocaman bahçesine girdiğinizde içerideki diplomat kalabalığını fark etmemeniz olanaksız. Yemekler de gerçekten lezzetli…

 

DEVRİM MÜZESİ

Küba’nın tarihini, hikayesini ve ruhunu kavramak için yapılacak en doğru hareketlerden biri de Museo de Revolucion’u (devrim müzesini) gezmek olacaktır. Şehir merkezinde yer alan devrim müzesi her ne kadar propaganda ile dolu olsa da Küba’da sosyalizmin neden ve nasıl oluştuğunu kronolojik sıralamayla çok açık ve herkesin anlayabileceği şekilde aktarıyor. Müzeyi kronolojik olarak gezebilmek için en yukardan aşağıya doğru inmek gerekiyor. Batista döneminin zulmü, Fidel Castro, Che ve Kübalılar tarafından çok fazla sevilen ancak Küba dışında çok bilinmeyen Camillo Cienfuegos’un yönettiği harekatlar; Fidel ve Raul Castro’nun tutuklanmaları ve sürgün düşmeleri hakkında gazete haberleri, belgeler, özel eşyalar sergilenmekte ve tüm bunları görmek gerçekten de son derece etkileyici…

Bunun yanı sıra devrimle ilgili görülmesini tavsiye edebileceğim ve yine çok etkileyici olan Hotel Habana Libre’nın lobisi… Şimdiki Hotel Habana Libre,  Mart 1958’de Batista tarafından görkemli bir açılışla hizmete giren Havana Hilton… Fidel’in ordusu Ocak 1959’da Havana’ya ilk girdiğinde Havana Hilton’u işgal etmiş ve Fidel ülkeyi bir süre otelin 24.katından yönetmiş. Bugün Hotel Habana Libre’nin lobisinde Fidel’in adamlarının şehre girdikleri ilk gün otelin lobisinde çekilmiş fotoğrafları asılı ve resimlere bakarken o anı hayal etmek bile insanın tüylerini ürpertmeye yetiyor…

 

SON SÖZ

Rusya’nın çöküşü ile çok karanlık bir dönem geçiren Küba 1994’da ekonomik kalkınmayı sağlayabilmek için ülkeyi turizme açmaya karar vermiş ve çifte standartlı bir ekonomik sisteme geçmiş. Ülkede Kübalılar peso harcamaya devam ederken; turistler pesonun 25 katı değerinde ve Amerikan dolarına bire bir denk olan CUC isimli bir başka para birimi kullanmak durumundalar. Bu sistem ülke ekonomisini karanlık dönemden çıkarmış çıkarmasına ama Kübalılar arasında da ciddi eşitsizlikler baş göstermeye başlamış; yeni sosyal sınıflar çok belirgin şekilde göze çarpmakta; turizmle ilgilenen herkes bir şekilde daha fazla para kazanmanın yolunu bulmuş, turizmle ilgisi olmayanlar ise hayatlarına eski standartlarında devam etmişler. Gidişat o ki; ülkenin bir numaralı umudu olan turizm, ülkedeki rejimin çöküşünün temellerini hazırlamakta… 

Küba’da tanıştığımız herkes son derece neşeli ve kocaman bir gülümseyişe sahip, olağanüstü bir ortak kültürleri var; müzik ve dans… Bunu görebilmek için sokağa çıkmanız yeterli, müzik ve dans her yerde; yaşamın tam ortasında yer alıyor. Kübalılarla biraz sohbet ettiğinizde herkesin umutla ülkenin dünyaya açılacağı o günleri beklediğini görüyorsunuz. O gün geldiğinde bundan daha iyi bir durumda olup-olmayacaklarını henüz bilmiyorlar ama bunu yaşamadan görmeleri mümkün değil… Umarım o gün geldiğinde kültürlerini ve kocaman gülümseyişlerini feda etmek zorunda kalmazlar…

 

HAVANA’DA GÜLÜMSEYEN YÜZLER