Hırvatistan son yıllarda belki de adını en fazla duyduğumuz ülkelerden bir tanesi oldu. Müthiş doğasının ve dantel kıyılarının yanı sıra tertemiz ve turkuaz denizi ile cazip bir yaz tatili alternatifi sunan Hırvatistan aynı zamanda ada ve milli park zengini bir ülke… Yugoslavya dağıldığında en iyi 8 milli parkı ve 6 tane de UNESCO Dünya Kültür Mirası alanı Hırvatistan sınırları içinde kalmış, bugün bu milli parklar ülkenin %7,5’unu kaplıyor.  

Tüm bunları düşününce “neden olmasın?” diyerek 10 günlük Hırvatistan seyahatimizi planlayıp; düşüyoruz yollara…

 

ZAGREB

Zagreb’de burayı çok iyi bilen ve bizi mümkün olan en iyi şekilde ağırlayan bir aile büyüğümüzün misafiri oluyoruz. Mükemmel odamıza yerleştikten hemen sonra heyecan içinde konsantre bir şehir turuna çıkıyoruz hep beraber.

Geldiğimiz andan itibaren ilk dikkatimi çeken insanların güzelliği oluyor, hemen ardından da şehre hakim olan Akdenizli gibi canlı; ama Avrupalı gibi de düzenli bir görünüm… Ve bir düğün alayı… Şehrin merkezinde “telli babaya giden düğün konvoyları” tadında kornalara basarak tur atıyorlar.

Sıcak bir gün insanlar sokak kafelerinde havanın tadını çıkarıyor. Biz de Zagreb’liler gibi kendimizi kafelerden birine atıyoruz ve birer bira ile serinlemeye çalışıyoruz. Akşam Türk büyükelçiliğinin hemen karşısındaki balık restaurantı Korcula’da nefis bir balık ziyafeti çekiyoruz.

 

SAVAŞIN İZLERİ TAZE

Ertesi gün Zagreb havaalanından arabamızı alıyoruz ve yola koyuluyoruz. Tek sorunumuz “Hırvat popu”, radyo’yu açtığınızda hiç bitmeyen bir eurovizyon şarkı yarışması dinler gibi oluyorsunuz. İstikametimiz Plitvice milli parkı… 

Yol üzerinde Hırvatistan’ın meşhur birasına adını veren Karlovac’tan geçerken ürperiyoruz, burada savaş çok yoğun bir şekilde yaşanmış, izleri hiç silinmemiş adeta bir anıt gibi duruyor. Tüm evlerde gelişi güzel mermi izleri göze çarpıyor. İçeride normal yaşam sürüyor ama belli ki yaşanılanlar unutulmak istenmiyor. Bu manzara karşısında daha da farkına varıyoruz ki; burada karşımıza çıkan bir çok insanın ya çocukluğu ya da gençliği savaş vahşeti içinde geçti, bunu aklımıza kazıyarak devam ediyoruz yolumuza…

 

PLITVICE GÖLLERİ

Rotamız üzerinde çalışırken Plitvice göllerinin resimlerini gördüğümde resimlerin bir şekilde gerçeği yansıtmadığı izlenimine kapılmıştım.

Hırvatistan’ın en popüler milli parklarından bir tanesi olan Plitvice içinde birbirine şelalelerle bağlı 16 tane gölün olduğu yemyeşil bir doğa harikası… Milli park girişinde uzun ya da kısa parkur için bilet alınıyor, uzun parkur 6; kısa olan ise 3 saat sürüyor…

Kurallar çok net: suya değmek; çöp atmak; balık avlamak; köpekleri serbest bırakmak; parkur dışı yürümek; kısacası doğal güzelliği bozabilecek ya da etraftaki insanları rahatsız edebilecek her türlü davranış yasak… Hırvatlar doğa ile öyle iç içe ki böyle bir yeri korumak için ekstra bir efora gerek duymamışlar, sadece kuralları koymuşlar, etrafta ne bir bekçi; ne bir çöp; ne de kurallara uymayan herhangi bir insana rastlanıyor. Mesela yüzlerce yıllık ağaçlardan bazıları göllerin içine devrilmiş; doğayı bozmamak adına sadece parkuru tıkayan kısmını düzgünce kesip, çıkarmışlar ve çıkan parçaları da yan tarafa insanlar belki oturmak isterler diye tabure yapmışlar. Herkes aynı parkuru kullandığı için kalabalık içinde kalma olasılığı hep olsa da; biraz geride kalarak kalabalıktan kurtulabilir ve bu doğa harikasının tadını sakince çıkarabilirsiniz. Biz de böyle yapıyoruz ve büyük şelalelerden birinin önünde oturarak, bu eşsiz manzarayı belleklerimize kaydetme fırsatını yakalıyoruz.

Plitvice gölleri inanılmaz renklere sahip, insan gözlerine inanamıyor. 3 saat boyunca gözlerimiz yeşilin her tonu ile tanışıyor ve şelalelerin sesi kulaklarımıza terapi gibi geliyor. 

3 saatlik turu tamamladığımızda karnımız zil çalmakta olduğundan atıştıracak bir şeyler arıyoruz ama bu girişimimiz başarılı olmuyor. Parkın girişinde satılan tuhaf görünüşlü hamurlara kaldık diyerek; bu standlara yöneliyoruz, sonuçta sandığımızdan çok daha iyi bir şeyle karşılaşıyoruz: Strudel; hem de ev yapımı… Özellikle şeftalilisi şaşırtıcı derecede lezzetli…

SİBENİK

Plitvice sonrasında geceyi geçireceğimiz Sibenik’e doğru yol alıyoruz. Sonunda Adriyatik güzel yüzünü azda olsa gösteriyor dağların arasından… Sibenik girişinde bizi ilk karşılayan komünizm zamanından kalma bloklar olsa da, merkeze doğru ilerleyince görüyoruz ki burası deniz kenarına kurulmuş, dantel gibi görünen bir ortaçağ kasabası… Oteli önceden ayırtmadığımız için arabadan kurtulup şehri keşfetmek istiyoruz ancak park yeri bulmak biraz zor oluyor. Sonunda arabayı terk edip şehrin ana meydanına yürüdüğümüzde muhteşem bir balkan çingene müziği karşılıyor bizi gün batımının sarı ışığı ile birlikte… 

Sibenik’teki St. James Katedrali Dalmaçya’nın en önemli katedrallerinden bir tanesi ve UNESCO Dünya Mirası kapsamında; en önemli özelliği hiçbir tuğla ya da ahşap destek olmaksızın sadece civardaki adalardan getirilmiş taşlardan yapılmış olması; dünyanın sadece taştan yapılmış en büyük katedrali olma özelliğine sahip.

Sibenik’te ayrıca 15. ve 16. Yüzyıllardan kalma güneşli, nefis bir meydan, sanat galerileri, kafeler, dar sokaklar kalbinizi çok geçmeden fethediyor…

Oteli bulup yerleştikten sonra yeniden o meydana dönüyoruz, hem müzik; hem de yemek yiyeceğimiz Pelegrini’yi bulmak için… Pelegrini Sibenik’te güzel bir yemek için 2 adresten biri… Katedralin hemen karşısında merdivenlerin üzerinde yer alması ile Sibenik’in en güzel manzarasına sahip olduğu söylenebilir. Buna bir de iyi mutfak, müthiş bir Hırvat şarapları menüsü, çok yavaş ama sevimli bir servis ve mehtap eklenince rüya gibi bir gece oluyor. Meydanın karşı köşesinden gelen nefis çingene müziğini de unutmamak lazım.

 

PRIMOSTEN VE TROGIR ÜZERİNDEN SPLIT

Sabah kahvelerimizi o güzel güneşli meydanda içtikten sonra yeniden yollara dökülüyoruz. Yolda gördüğümüz manzaralar aklımızı başımızdan alıyor; denizin turkuaz yansımaları; ağaçlar ve denize bir dantel gibi uzanan küçük güzel kasabalar…

Primosten’e kadar dayanamayarak, yolda beğendiğimiz bir yerde durup kendimizi turkuaz sulara bırakıveriyoruz… 

Daha mayolarımız kurumadan Primosten’e varıyoruz ancak park etmek pek mümkün olmuyor. Burası da kıyıya yakın bir ada görünümünde, karaya bir köprü ile bağlanmış gibi duruyor. Çok rafine bir görüntüsü olan Primosten’in bir de halk plajı var ki; mahşer yeri gibi… Özellikle plajını gördükten sonra burada durmayıp; Trogir’e devam etmeye karar veriyoruz; yolda beğendiğimiz yerlerde denize girebilme lüksünü yaşadıktan sonra halk plajı pek de tat vermez oluyor. Yol boyunca bir deniz molası daha veriyoruz. Her manzara bir öncekinden daha da güzel geliyor ve heyecan uyandırıyor.

Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmadan, Trogir’e varıyoruz. Burası barındırdığı Romanesk ve Rönesans mimari örnekleri sebebiyle UNESCO Dünya Kültür Mirasının bir üyesi; karaya minicik bir köprü ile bağlanan küçük bir Venedik’i andırıyor. Hava 50 dereceye yakın olsa da, bu bizi tüm Trogir’i gezmekten ve eski Venedik yapılarının fotoğraflarını çekmekten alıkoymuyor. 50 derecenin yarattığı harareti nefis bir Hırvat dondurması ile dindiriyoruz. Her yerde olduğu gibi dondurmalar burada da nefis…

 

SPLIT

Trogir sonrasında istikametimiz meşhur liman kenti Split… Split’e doğru yaklaştıkça plaj manzaraları yerini uçurumlara bıraktığından bir süre için istediğimiz anda istediğimiz yerde denize girme lüksünden feragat etmek durumunda kalıyoruz.

Split’e geldiğimizde gördüğümüz manzara kocaman bir liman şehri oluyor. Şehrin modern kısmını geçerek, eski şehrin girişinde arabamızı park edip, eski şehrin içindeki otelimizi aramaya koyuluyoruz. Elimizde bavulumuz güneş altında Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürümek ve oteli bir türlü bulamamak ufak çaplı bir krize yol açıyorsa da; turist ofisteki görevlinin ağzından kerpetenle aldığımız adres tarifi şehrin en önemli noktası Diclotean Palace’ın tam ortası olunca kriz hemen sona eriyor.

Diclotean Palace eski şehrin sınırlarını çizen surların ta kendisi ve şehrin tam kalbi. Doğu Roma imparatorluğundan günümüze ulaşan eserler arasında en iyi korunmuş olanlardan bir tanesi, bugün eski sarayın surları içinde canlı bir Akdeniz hayatı yaşanıyor. Burada yaşayanlar hala var ve bu paha biçilmez tarihi mirasa canlılık ve ruh katıyorlar. Bunun yanı sıra tüm sosyal hayat da bu surlar içerisinde yaşanıyor. 

Akşam otelimizin tam karşısındaki antik meydanda zarif bir şekilde ışıklandırılmış antik sütunlar arasında bulunan Luxor Bar’ın basamaklara koyduğu minderler ve mumlar ile yarattığı büyülü ortam bizi kendine doğru çekiyor; gitarıyla Pink Floyd, Deep Purple, Led Zeppelin çalmakta olan bir adam ve şarkıları hep bir ağızdan söyleyen insanlar eşi benzeri pek de görülmeyen bir enstantane yaratıyor.

Ertesi sabah penceremizden görünen harika manzara ile güne uyanıp, nefis “burek”lerin eşsiz tadı ile kendimize geliyoruz. Hırvat börekleri balkan tarzında ağızda dağılıveren bir yapıya sahip, yediğim en lezzetli börekti diyebilirim. Ve böylece artık Hvar feribotuna binmek için hazırdık. 

 

HVAR ADASI

Düşündüğümüzden uzun süren yol biraz yoruyor bizi, ama Hvar’ın minik limanını görüp; havadaki lavanta kokusunu içimize çekince yorgunluğumuz uçup gidiveriyor.

Şimdi ihtiyacımız olan şey kesinlikle güzel bir plaj derken, önce mavi bayrağı, sonra denize uzanan üzerinden tüllerin uçuştuğu locaları görüyoruz. Hiç konuşmaksızın içeri doğru yönelip, bizi karşılamaya gelen güzel kıza “iki şezlong rica ediyoruz” diyoruz; kız şaşkınlık içinde “Now?” diye haykırıyor, müdürünü çağırıyor. Müdürle de aynı sahneyi yaşadıktan sonra kız geri geliyor “şezlong başına ücretimiz 50 Euro, ama saat akşam 6.00, ben sizi görmedim, buraya oturabilirsiniz” diyerek, bize güzel bir yer veriyor. Bize gösterilen localara kuruluveriyoruz. Burası biraz kulüp havasında olan Suncani Hvar Hotels ailesine ait Bonj ‘les Bains… 

Olağanüstü bir ortam, mavi beyaz minderli ahşap şezlonglar, özel kabinler, denize doğru çıkan ahşap platformlar, uçuşan tüller ve tam karşımızdaki platformda kendi başına güneşlenmekte olan büyük şapkalı kadının yanında duran buz kovası içerisindeki açık Moet&Chandon şişesi ve yarısı içilmiş bir kadeh, kendimizi bir filmdeymişiz gibi hissetmemize sebep oluyor. Biz de gün batımını bir şişe Roze ile karşılıyoruz, deniz rüya gibi…

Akşam tüm zemini akvaryumla kaplı olan restaurant Gariful’da rezervasyonumuz var. Akvaryumun içerisindeki nüfus Istakozlar tarafından domine ediliyor ve Istakozlar bol zeytinyağı ile ızgarada pişiriliyor. Enfes bir lezzet ızgara ıstakoz ve ink (mürekkep) risotto ile damak tadımızın sınırlarını zorluyoruz.

 

KORCULA ADASI

Sabah önce Split’e oradan da Korçula adasına yapılan Feribot yolculukları oldukça uzun sürüyor. Sonunda adaya ayak basıyoruz ancak Korçula Town ve otelimizin bulunduğu Lumbarda adanın diğer tarafında olduğundan uzun feribot yolculuğuna bir de 50 km’lik virajlı bir otomobil yolculuğu ekliyoruz. Otelin bulunduğu Lumbarda demi-sec Korçula şarabının yapıldığı meşhur Grk üzümlerinin yetiştiği bağlarla dolu bir bölge. Hafif maviye çalan yaprakları ile Grk bağları ve ince kumlu kumsalları ile Lumbarda kafa dinlemek için son derece uygun bir kasaba… Biz de burada biraz kafa dinlemek niyetiyle deniz kenarında bir villa olan Villa Sokol’a yerleşiyoruz. Ev sahiplerimiz Blajenka ve Zoran bizi ev yapımı şarap ve peynirle karşılayarak, kocaman bir daireye yerleştiriyorlar, koyu tepeden gören bir de balkonumuz var. Evin önünde özel bir plaj ve ne zaman istersek kullanabileceğimiz bir kano var, bu güzel koyu keşfetmenin en hoş yolu kanoyla açılmak olduğundan biz de kanoyu alıp, karşıda üzeri çam ormanları ile kaplı olan adaya gidiyoruz. 

Korçula Marco Polo’nun doğduğu ada olarak biliniyor. Merkezi Korçula Town biraz yüksekte surların ardında balık kılçığı şeklinde bir plana sahip, hoş bir ortaçağ kasabası…

Gün batımı için, bir deniz fenerinin tepesinde bulunan meşhur bar Massimo’ya gidiyoruz. Korçula’da izleyebileceğiniz en güzel gün batımı manzarasına sahip olan bu nefis bar; ne yazık ki çığlık çığlığa bağıran Amerikalı ve İngilizler ile dolu bir yer olarak çıkıyor karşımıza. Fenerin tepesine çıkmak için biraz sıra beklemek gerekiyor. Sonunda büyük zorluklarla yukarıya çıkıyoruz, öyle kalabalık ve gürültülü bir ortam var ki, biraz hayal kırıklığı yaratıyor ister istemez. Yine de sonunda köşede nispeten sakin bir yer bulup, batan günü sakin bir şekilde uğurlamayı başarıyoruz.

 

STON

Korçula’da bolca dinlendikten sonra yeniden düşüyoruz yollara, feribotla Korçula’dan Orebiç’e geçiyoruz, bu kez istikamet Ston… Peljesac yarım adasının ucundan içeri doğru giderken sayısız şarap bağları ve nefis manzaraları geride bırakıyoruz. Burası ülkenin en kaliteli şaraplarının yapıldığı yarımada…

Ston Hırvatistan’ın tuz deposu ve ülkenin tüm istiridyesinin yetiştiği bölge olarak öne çıkıyor. Bizim de buraya gelmekteki tek amacımız; meşhur Kaptenova Kuca’da erken bir akşamüzeri yemeği yemek ve taze istiridyelerin tadına bakmak.

Akşamüzeri güneşi Mali Ston limanına vuruken, Kapetanova Kuca’nın yaşı biraz geçkin ama ne yaptığını gayet iyi bilen garsonu karşılıyor bizi… Bir şişe Krancic Poşip beyaz şarap eşliğinde, taptaze istiridyeler ve bu tatilin en önemli gastronomik keşfi ink risotto ile uzun ve keyifli bir erken akşam yemeği yiyoruz. 

 

DUBROVNİK

Dubrovnik’e kadar gördüğümüz yol manzaraları gözlerimizi kamaştırıyor. Nefis bir gün batımı, kurdele gibi kıvrılarak akıp giden bir yol, aşağıda masmavi Adriyatik… 

Dubrovnik’e geliyoruz. Etraf kalabalık, park yeri bulmak imkansız. Sonunda surların dışında bir park yeri buluyoruz. Bu büyülü şehre asma köprüden geçerek, Pile kapısından giriş yapıyoruz, bir zamanlar bu köprünün her gece kapatılıp kilitlendiğini ve anahtarının da prense teslim edildiğini düşününce, insan kendini zaman tünelinde gibi hissetmeye başlıyor. Bu hissiyatı bozacak hiçbir şey yok etrafımızda… Eski şehrin ana caddesinde yürümeye başlıyoruz. İlk dikkatimi çeken; sanki şehir mumlarla ışıklandırılmış havası verecek kadar zarif bir ışıklandırma, pırıl pırıl parlayan taş sokaklar, yerlerin temizliği; öyle ki kendi yansımanızı görüyorsunuz neredeyse. Her yer tarih dolu, 3 kat surlarla çevrilmiş bir pasta şehir, sanki birazdan korsanlar saldıracakmış gibi bir hisse kapılıyorum bir ara… Katedralin bulunduğu meydanda neşe ile futbol oynayan çocuklara bakıyorum; nerede olduklarının farkında bile değiller. Burada bir müze kentten çok daha fazlası olduğunu görmeye başlıyorum; turistlerden bağımsız tatlı bir hayat da sürüp gitmekte burada…

İtiraf etmeliyim ki Dubrovnik’in abartıldığını düşünüyordum; bu kadar etkileneceğimi hiç tahmin etmemiştim. Müthiş bir kalabalık ve sıcak olmasına rağmen şehir nefesimizi kesiyor. Limanda oturup sakince bu şehri hafızalarımıza kazımaya çalışıyoruz. Ve yarın sabah surların üzerinde yapacağımız 2,5 km’lik yürüyüşün hayallerini kurarak, otelimize dönüyoruz.

Sabah tabii ki planladığımız gibi 7.00’de kalkamıyoruz. Hava öyle sıcak ki insan buharlaştığını hissediyor. Meydandaki kafelerden birinde kahvelerimizi yudumlayarak bu sıcak havada yapacağımız duvar turu için cesaret topluyoruz. Sonra gözlük, şapka ve sularımızı kuşanıp deniz tarafındaki merdivenlerden çıkıyoruz surların üzerine. Başlıyoruz yürümeye, önce turkuazın her tonuyla ışıldayan deniz manzarası ve yemyeşil Lokrum adası büyülüyor bizi. Sonra içlere doğru yürüyoruz, taş binalar ve turuncu damlardan oluşan manzara öyle ahenkli görünüyor ki… Aşağıda sokak çalgıcılarının sesleri birbirine karışırken; karşıda tarihi bir binanın çatısını tamir etmekte olan adamlar ilginç bir manzara sunuyor.

Turuncu ve turkuazın verdiği neşe miydi bizi motive eden ya da limanın her an bir korsan gemisi yanaşacakmış gibi olan görüntüsü müydü bilmiyorum; ama tüm o sıcağa rağmen neşe içinde duvar turumuza devam ediyoruz. Hele denizin kenarındaki kısma geldiğimizde aşağıdaki renkler, kayalıklar, yelkenliler ve kocaman bir yolcu gemisinin de bu cümbüşe katılması bizi kendimizden alıyor.

Her ikimiz de sırılsıklam bir şekilde duvardan aşağı doğru inerken etraftaki lokantalardan gelen nefis deniz ürünleri kokuları aç olduğumuzu fark etmemize neden oluyor. Hafif bir öğle yemeğiyle kendimizi ödüllendiriyoruz.

 

BRELA VE MAKARSKA RIVIERA 

Dubrovnik sonrası artık dönüş rotasına geçiyoruz, bu akşam konaklayacağımız yer, öyle çok sofistike bir yer değil, daha çok yerli turistlerin ve çocuklu ailelerin gittiği Makarska Riviera’da bulunan Brela. Bizim Brela’ya gitme sebebimiz ise 6 km’lik beyaz çakıllı nefis plajları ve olağanüstü gün batımı…

Küçücük bir sayfiye yeri burası… Çocukluğumun bozulmamış minicik sahil kasabalarını hatırlatıyor. Beyaz minik evlerin balkonlarına begonviller sarılmış, etrafta yazlıkçı Hırvatlar görülüyor. Uzun ve güzel beyaz kumsallar, sadece iki kişinin oturabileceği büyüklükte olduğundan sevgilileri ağırlayan kovuklarla bölünüyor. Arkada çam ormanları, havada çam kokusu ve kulaklarınızda cırcır böceklerinin senfonisi ile gerçekten zamanda geri gitmiş gibi oluyorsunuz.

Doğruca plaja gidiyoruz, Southern Comfort Beach Bar, nefis Margaritalarıyla gün batımını bir şölene dönüştürüyor. Gün sanki burada bir başka turuncu batıyor. Margaritalarımızla masmavi denizin içinde otururken, plaj da boşalıyor. İnanılmaz bir günbatımı gerçekten…

Daha önceden bir yer ayarlamadığımızdan, küçük bir tur sonrası Villa Neva isimli sobeyi buluyoruz. Sobe, Hırvatça pansiyon anlamına geliyor, genelde bir odalarını kiraya veren ve içerisinde normal bir aile yaşamı olan evler oluyor sobeler… Bizim de bu akşam, temiz, kocaman bir banyosu ve begonvilli bir balkonu olan bir odamız ve aşağıda anneanneden toruna kocaman bir ailemiz var.

Akşam yemeğini sahilde bulunan meşhur Konoba Feral’de yiyeceğiz. Önünde sıra olmasına rağmen 10 dakika içinde masamıza oturuyoruz. Şarabımız Zlatan Poşip eşliğinde Pag Peyniri & domates; karidesli salata; nefis sarımsak sosu ile ızgara ahtapot ve kalamar masamızda bir yaz şöleni oluşturuyor.

 

ZADAR

Dalmaçya tatilimizin son durağı olan Zadar hem zengin tarihe sahip eski şehri; hem de ilginç sanat çalışmaları ile öne çıkan bir şehir. Nispeten daha az bir turist kalabalığına sahip, buna rağmen canlı bir sosyal hayatı var; müzeler, roma kalıntıları, güzel restoranları ile dikkat çekiyor.

Otelimiz Villa Hresc, tatil boyunca kaldığımız en iyi otel oluyor. Her ayrıntının düşünüldüğü, şık ve fonksiyonel bir konaklama alternatifi sunan Villa Hresc, eski Zadar’a uzaktan bakan konumuyla da müthiş bir manzara sunuyor. Odamızın kocaman balkonundan paha biçilmez Zadar manzarası ve her geçen dakika biraz daha güzelleşen gün batımını izledikten sonra eski Zadar’a doğru yola çıkıyoruz.

Zadar’ın en hoş geleneklerinden bir tanesi 850 yıldan beri süregelen eski şehre kırmızı ahşap kayıkla geçme geleneği, bu kayıkçılara “barkarioli” deniyor… Artık eski şehri karaya bağlayan bir köprü ve otobüsler olmasına rağmen bu geleneği sürdüren bir barkarioli hala var. Eski şehre barkarioli ile geçmenin avantajları çok fazla; öncelikle romantik bir yöntem, bu şehre yakışıyor ve kısa sürüyor. Ayrıca güzelim kayıkla gün batımında gitmek varken, otobüste niye sıkışalım ki? Üstelik sadece 5 kuna, yani çok ucuz…

Biz de bu geleneğe uyuyoruz ve yavaş yavaş yaklaşmakta olan kırmızı kayığı bekliyoruz iskelede… Yaşlı barkarioli delikanlı çevikliğinde çekiyor kürekleri, yaklaştıkça kulağımıza çalınan Nirvana ezgileri de cabası… Eski Zadar’a gün batımında “smells like teen spirit” eşliğinde varıyoruz.

Doğruca Zadar’ın sunduğu en ilginç deneysel sanat eserleri “deniz orgu ve güneşe selam”’ı görmeye gidiyoruz. Bu deneysel ve gücünü tamamen doğadan tasarımlar Hırvat mimar Nicola Basic tarafından tasarlanmış. Deniz orguna (sea organ) yaklaştığımızı duyduğumuz düzensiz ve tuhaf seslerden anlıyoruz. Burası gün batımının en güzel göründüğü noktaya konumlanmış, oturup hem gün batımını izleyip; hem de bir süre sonra hipnotize etmeye başlayan denizin müziğini dinleyebileceğiniz şekilde tasarlanmış bir yer. Özellikle fırtınalı havada ya da açıktan büyük bir tekne geçtiği zaman sesler iyice coşarak etkisini daha da arttırıyor.

Deniz orgunun hemen yanında “güneşe selam” (sun salutation) bulunuyor. Tüm gün güneş enerjisini toplayan 22m çapında kocaman bir daireden oluşan sanat eseri, gece olunca tüm gün topladığı enerjiyi renkli ışıklar halinde yansıtıyor. Gece deniz orgunun sesiyle birleşen renkli ışıklar, gücünü doğadan alan alternatif bir gece kulübü oluyor sanki… Renkli ışıklar saçan kocaman dairenin üzerinde yatanlar, dans edenler, öpüşenler ya da sadece duranlarla hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir manzaraya şahit oluyorsunuz.

Bu eşsiz deneyim sonrasında akşam yemeği için yine Zadar’ın iyi restaurantlarından bir tanesi olan Kornat’a gidiyoruz. Yemeğimize Trüf mantarı çorbası ile başlıyoruz, ardından da dülger balığı ile devam ediyoruz. Şarabımız Korak Chardonnay, tatilin en iyi şaraplarından bir tanesi… Burada servis hem çok iyi ve hızlı; hem de garsonlar çok sevimli… Bu güzel yemekle tatilimizin bitişini kutluyoruz.

Yine kırmızı kayıkla dönüşe geçmek üzere bu sefer eski şehir tarafındaki iskelede bekliyoruz. Kayık bize doğru yaklaşırken bu sefer de Queen ezgileri kaplıyor havayı…

 

I’ve paid my dues –

Time after time – 

I’ve done my sentence 

But committed no crime – 

And bad mistakes 

I’ve made a few 

I’ve had my share of sand kicked in my face – 

But I’ve come through We are the champions – my friendsAnd we’ll keep on fighting – till the end –We are the champions –We are the championsNo time for losers 

We are the champions – my friends 

And we’ll keep on fighting – till the end – 

We are the champions – 

We are the champions 

No time for losers –

Cause we are the champions – of the world –