Sabah uyanıp heyecan içinde bavullarımızı 5 gün sürecek batı sahili yolculuğu için hazırlıyoruz. Tramvayla Houston istasyonuna geliyoruz, daha önce internetten rezerve ettiğimiz tren biletlerimizi almak için elimizdeki rezervasyon numarasını makinaya giriyoruz, biletlerimiz düşüveriyor önümüze. Daha hoş olanı ise trendeki yerimize geldiğimizde, yerimizde isimlerimizin yazıyor olması oluyor. Bu kapalı havada son derece konforlu ve sıcacık yolculuğumuz böylece başlıyor. Az sonra kahve arabası dolaşıyor, birer kahve ve kurabiye ile kocaman pencerelerden yemyeşil İrlanda manzarasını içimize çekiyoruz. İstikametimiz Galway…

 

GALWAY’DE PUB CRAWL

İki saat süren mükemmel bir tren yolculuğu sonrasında Galway’e varıyoruz. İstasyondan çıkınca bizi ilk karşılayan manzaranın; etrafa bağırıp duran, yeşil ceketli! bir sarhoş olması manidar. 

Pasta şehir havasındaki Galway’in müzik gruplarıyla dolu, sevimli sokaklarında kısa bir yürüyüş sonrası Okan’ın tren yolculuğumuz esnasında ayırttığı otelimize geliyoruz. Otelimizin adı “7 Cross Street Boutique Town House”, Galway’in en merkezi yerinde, yenilenmiş, 600 yıllık bir bina; on tane odası var, her odanın bir karakteri var, bizim odamız 2 numara; Lancelot… Otelin kapısından sokağa adım attığınız anda bir tiyatro dekoruna giriş yapmış gibi oluyorsunuz. İşte burası Galway; küçücük, renkli, çiçekli, müzikli sokaklarla ve en önemlisi güler yüzlü insanlarla dolu… Yani tiyatro dekoru falan değil… 

Otelden çıkıp, köşeyi dönünce şehrin ana caddesine çıkılıyor, bu cadde üzerinde bir sürü pub bulunuyor, biz de yemeğe kadar “pub crawl” yapmaya karar veriyoruz, zaten burada yapılması gereken en önemli aktivite de bu… “Pub Crawl” İngiliz argosundan gelen bir deyim; anlamı bir gecede birden fazla pub ya da barda bir şeyler içmek, tabii bir pubdan, diğerine akmak şeklinde de çevrilebilir…

Eğer şanslıysanız Galway’de gideceğiniz birçok pubda “trad session”lara denk gelme olasılığınız da yüksek… Ana caddede şöyle bir turladıktan sonra en güzel müziğin geldiği Taffee ile başlıyoruz turumuza… İçeride gerçek bir trad session var. Müzik mükemmel, ancak hayal edebileceğim kadar tipik… Manzara da bir o kadar hoş… Akordeon, flüt, keman, tef… Bir Çinli ve bir de İtalyan üyesiyle çok uluslu bir orkestra olduğu söylenebilir, ancak aralarında bulunan uzun kızıl saçlı, pembe suratlı, gülümseyen bir İrlandalı manzaranın da tipik kalmasını sağlıyor. Tamamen doğaçlama bir müzik, neşe ve kalabalık yönlendiriyor orkestrayı sanki, kafalarına göre çalıyorlar.

Bir süre sonra barın kapısı açılıyor, kapıdan geçirilmeye çalışılan bir bebek arabası görüyoruz, barda oturan birkaç kişi hemen koşup, bebek arabasının içeri alınmasına yardım ediyorlar. Evet!! bu bebeğini alıp, müzik dinlemeye puba gelen bir anne ve anneanne… Sanırım bu hayatımda gördüğüm en sevimli manzaralardan biri; bebek annesinin kucağında pembe yanaklı gülen yüzüyle müziğe eşlik ederken ortamın ilgi odağı…

Buradan çıkıp kulaklarımızın yönlendirmesiyle karşıdaki puba geçiyoruz; buradaki müzik daha heyecansız ama pub ortamı bir harika, hemen yanımızdaki iri yarı adam “prova yapıyor olmalılar” diyerek, kahkahayı patlatıyor. Bu arada diğer yanımızda çay içmekte olan, 40lı yaşlarında güzel bir kadın oturmakta; biz yukarıda asılı olan minik bayraklarla ilgili konuşurken, “bunları pubun sahibinin torunu boyamış olmalı” diyerek lafa karışıyor. Sohbetimiz öylece başlıyor, kendisine bir şey ısmarlamak istiyoruz, çay olur diyor. Bize hayatını anlatmaya başlıyor. Başından geçen iki evliliği, İngiltere’de yaşayan ve kendisini tamamen İngiliz olarak konumlandıran 21 yaşındaki kızını; alkolizmden nasıl kurtulduğunu; Galway’in yeni bir başlangıç için dünyanın en güzel yeri olduğunu anlatıyor. Biz de ona İstanbul’dan ve nasıl tanıştığımızdan bahsediyoruz. En yakınlarımızla yapacağımız türden samimi bir sohbet oluyor bu… Hem de hiç hesapsız, hiçbir karşılık beklemeden… Büyük şehirlerde yaşayan insanların dertlerini anlatmak için psikologlara para verdikleri geliyor aklıma…

İçkilerimiz bitince vedalaşıp, bir başka puba geçiyoruz, ancak yemek saati olduğu için buradaki müziğin sonuna yetişebiliyoruz. Bu pubun ortamı inanılmaz, eski merdivenleri, ortaçağ pencereleri ve barın üzerindeki asma kata kurulan sahnesiyle bambaşka bir havada… Biz içkilerimizi yudumlarken yanımızda oturan orta yaşlı bir İrlandalı çift bize yeni çıkan cipsten denemek isteyip istemediğimizi sorarak cips paketini uzatıyor ve sohbet başlıyor. Adam üniversitede hoca, tam bir dünya vatandaşı; o da Galway’in yaşamak için dünyanın en güzel yerlerinden biri olduğunu söylüyor. Epeyce siyaset konuşuyoruz, son derece bilgili ve açık insanlar… Galway küçücük bir kasaba olmasına rağmen, insanlar son derece açık, pubda tanıştıkları Türk turistlerle hesapsızca her şeyi konuşabiliyorlar ve kıta Avrupa’sında çokça rastladığımız ve eğitim seviyesi yükselse bile değişmeyen önyargılardan onlarda yok… 

Gerçekten hayallerimizdeki gibi bir pub gecesi geçirmiş olmaktan memnun, güzel bir yemek için yolun hemen karşısındaki Artisan’a gidiyoruz. İkinci kattan, Arnavut kaldırımlı yola bakan, mum ışığı ile aydınlatılmış ve son derece romantik görünen masamıza yerleşiyoruz. Lokantanın sahibi Matt işinin başında, servis yapıyor ve tükenmeyen enerjisiyle her şeyi çekip çeviriyor. Ben antre olarak somonu takiben ana yemek olarak Guinea Fowl deniyorum; Okan ise midye ile başlayıp, Irish Beef ile devam ediyor. Guinea Fowl anavatanı Afrika olan bir çeşit yaban tavuğu olarak tanımlanabilir, internete girildiğinde Türkçesi “beçtavuğu” olarak geçiyor. Etin yapısı tavuğa çok benziyor ancak daha yumuşak ve etli, tadı da daha aromatik… Ya da artık gerçek tavuğun tadını unuttuğumuz için bana öyle geliyor… Yemeğin sonlarına doğru Kamil ve Ger geliyorlar, lokantanın sahibi Matt, saatin 11.30 olmasına bakmaksızın onlara yemek çıkarmayı teklif ediyor… İşte İrlanda’yı İrlanda yapan da bu hesapsız yaklaşım… 

Sabah son bir Galway yürüyüşü ve müthiş bir sokak orkestrasının aslen bir İrlanda halk şarkısı olan “Whiskey in the Jar” performansını dinledikten sonra arabamıza atlayıp yola çıkıyoruz, her şey çok heyecanlı… 

 

GALWAY’DEN CLIFFS OF MOHER’E

Galway’den çıktıktan hemen sonra gözümüze bir İrlanda geleneği olan “istiridye ve Guinness” için doğru adres gibi görünen, “Paddy Burkes” isimli bir yol kenarı lokantası çarpıyor. Durup tadımlık bir sabah istiridyesi ve Guinness (tabii arabayı kullanan Ger Guinness içmiyor) molası veriyoruz. Bu arada da “Cliffs of Moher”e kadar yolu planlıyoruz hep beraber…

Bu kısa mola sonrası yemyeşil bir doğa ve bununla uyumlu minik kulübeleri izleyerek yolumuza devam ediyoruz. Bazı yerlerde gereğinden çok kilise varmış gibi görünüyorsa da, genel manzara sonsuz bir yeşillik tarafından domine ediliyor. Çok geçmeden Atlantik kıyısında Ballyvaughan isimli dingin bir köye varıyoruz. Okyanus kenarına park edip, uçuran rüzgara karşı kıyıdaki minik kulübeye koşuyoruz. Ger birazdan yiyeceği cheesecake için çok heyecanlı, Stephen Spielberg’in bile cheesecake yemek için buraya geldiğini söylüyor. Ben ise etrafıma bakıyorum, Allah’ın unuttuğu bu yerde bu kadar iyi ne olabilir diye düşünüyorum. Derken Tea&Garden Rooms An Fear Gorta tabelasını görüyoruz, önce bahçeyi geçip, kulübenin sevimli kapısından içeri giriyoruz. Bizi karşılayan tarçınlı, şekerli hamur kokusu hipnotize edici; şömineden gelen çıtırtıyla kendime geliyorum. Keklerin ve sconeların durduğu masaya uzun uzun bakıyorum; böyle bir masaya bakıp, sadece bir şey seçmek oldukça zor, bu durumda herkesin farklı bir şey yemesini sağlamak esas… Şöminenin karşısındaki rahat koltuklara kurulup, 4 kişilik çay ve çeşitli keklerimizi söylüyoruz. İnsan bir süre burada yaşayabilir sanki… 

Bu lezzetli durak sonrasında hiç durmadan “Cliffs of Moher”e geliyoruz. Burası İrlanda’nın en meşhur manzarasına ev sahipliği yapıyor; 8 km boyunca okyanusa uzanan, 200 metre yüksekliğindeki falezlerin görüntüsü nefes kesici…

Hava kapalı, soğuk ve rüzgarlı ama en azından yağmur yağmıyor. Falezler üzerinde rüzgara karşı dondurucu bir yürüyüş sonrasında, müzeyi de geziyoruz. Müze beklenebileceği üzere çok ilginç değil ama bir martının gözünden falezlerdeki yaşamın anlatıldığı animasyon belgesel oldukça etkileyici… Müze turu sonrasında Kamil’in bütün itirazlarına rağmen, müze dükkanından çeşitli İrlanda Pub şarkıları CD’leri alıyoruz. Tabii bu CD’ler oldukça kötü, ama yine de bizi yol boyunca oyalıyorlar…

 

DROMOLAND ŞATOSU VE DEV TAVŞANLAR

Bu akşam çok özel bir deneyim yaşayacağız. Ger’le birlikte bu seyahati planlarken, deniz feneri mi kiralasak, şatoda mı kalsak? Diye düşünüyorduk. İrlanda’daki otel olarak kullanılabilen en iyi şatolardan bir tanesi olan Dromoland Castle’in yemek ve kahvaltı dahil özel paketlerini farkedince; insan hayata bir kere geliyor, neden olmasın diyerek, bu gece için Dromoland Şatosunda yer ayırtmıştık.

Cliffs of Moher’den sonra uzunca bir yol sonrası nihayet bu akşamki evimiz Dromoland’in kapılarından içeri giriyoruz. Burası içinde bir gölü ve bir golf sahasını da barındıran kocaman bir araziye sahip tipik bir İrlanda şatosu. Göl mazaralı, kocaman yataklı odamıza geldiğimizde günün yorgunluğu uçup gidiveriyor. Hızlıca duş yapıp, akşam yemeği için hazırlanıyoruz. 7.30’da şatonun “fine dining” restoranı “The Earl of Thomond”da rezervasyonumuz var ve bu da bu geceki paketimize dahil. İçeri girdiğimizde rüya gibi bir ortam karşılıyor bizi; ilk dikkatimi çeken köşede arp çalmakta olan kadın, salonun şıklığını belirtmiyorum bile. Bir şişe Sancerre eşliğinde yemeğimize başlıyoruz. Ben antre olarak bıldırcın, arada ahududu sorbe, ana yemek olarak siyah dil balığı ve Ger’in tatlı olarak ısmarladığı eriyen çikolata topuna kendimi fazla kaptırdığım için şu

an hatırlayamadığım bir tatlı yiyorum… Her şey eşsiz. 

Bu muhteşem yemek sonrasında şatonun bahçesinde yürüyüşe çıkıyoruz. Uzakta gölün kenarında bir hareket görüyorum, o da ne? Dev tavşanlar? “Ama olamaz, çünkü böyle bir hayvan yok” diyorum kendi kendime… “Acaba şarabı fazla mı kaçırdım” diye düşünürken, neyse ki Ger heyecanla parmağını uzatıp, “Look! Hare” diyor. Ben tam Hare mi? O da ne? Derken, dev tavşanlar hoplaya zıplaya ormana doğru kaçıyorlar. Gerçekten sürreal bir ortam… 

Yeni güne ağırdan alarak ve bulunduğumuz ortamın keyfini çıkararak hazırlanıyoruz. Sonra şık bir şato kahvaltısı için dün akşam yemek yediğimiz restorana geliyoruz. İncecik porselenler ve gümüşler salona vuran pırıl pırıl sonbahar güneşiyle ışıldıyor. Etrafta neşeli büyük aile masaları var. Servis yapan ekip öyle tatlı ki; bir tabak getirdiğinde kalkıp iki yanağından öpüp, teşekkür edesi geliyor insanın… Kahvaltıda aklınıza gelebilecek her şey var, ancak omletler yumuşacık ve hafif yapıları nedeniyle öne çıkıyor. 

Şatoda onlarca değişik aktivite içinden bedava tek aktivite olan, sandalla gölde dolaşmaya karar veriyoruz. Kürekçimiz Kamil önce bizi sazlıklarda karaya oturttuysa da sonra ritmini buluyor, tek sorunumuz hava pırıl pırıl olmasına rağmen çok ama çok soğuk… Bu dondurucu göl gezintisinden sonra otelin barındaki şöminenin karşısında, deri koltuklarda “hot whiskey” ile ısınıyoruz. Bu deneyim sıcak viskinin icat nedeni konusunda aydınlanmamıza yardımcı oluyor. 

 Ross-Satosu-Killarney-Irlanda

DROMOLAND’DEN DINGLE’A

Shannon nehrinin etrafından dönmek yerine; Kilrush’dan, Talbert’e yapılacak bir feribot yolculuğu yolu 40 dakika kadar kısaltacağı için bu yolu seçiyoruz. Bu arada Kilrush’dan geçerken Ger’in dedesinin Kilrush’daki mezarına uğrayıp, iyi dileklerimizi bırakıyoruz ve feribota tam zamanında yetişiyoruz. Bu aynı zamanda iki bölgeyi birbirine bağlayan bir feribot – Clare’den Kerry’e geçmiş oluyoruz böylece…Feribot sonrası meşhur Dingle’a varmamız 2 saat sürüyor. Dingle Atlantik kıyısında konuşlanmış tipik bir balıkçı köyü; rengarenk publarıyla oldukça sevimli bir yer… Otelimiz ödüle doymayan bir B&B; Castlewood House… Buna B&B demek haksızlık olur, zira kendisi okyanusa bakan, içi son derece zevkli döşenmiş, antikalarla bezeli bir malikane…

Hava kararmadan önce meşhur Dingle burnu turunu gerçekleştirebilmek için hemen yola koyuluyoruz… Hava 6-7 derece ve güneşli… Dingle burnunun ucuna gittikçe batmakta olan güneş, inanılmaz bir Atlantik manzarası seriyor gözlerimizin önüne… Arabamızdan inip, iç yakan soğuğa rağmen manzaranın tadını çıkarıyoruz. Okyanus manzarası alıştığımız manzaralardan uzak; bir sonsuzluk ve yalnızlık hissi yaratıyor insanda…

Dönüşte yol kenarında oldukça canlı görünen bir çanak çömlek dükkanında duruyoruz. İçeride bir ucuzluk partisi var ve araba kalabalığına bakılırsa bütün Dingle burada… Küçük lezzetli kanepeler, şampanya ve şaraba; güzel bir canlı müzik eşlik ediyor; etrafta herkes İrlandaca konuşuyor. Allah’ın unuttuğu bu yerde sanki gizli, mutlu bir komünite yaşıyormuş gibi bir hisse kapılıyorum.

Akşam buradaki balık halinin karşısında bulunan, Out-of-the-Blue isimli ve sadece taze deniz ürünleri servis etmekle gurur duyan restorana gidiyoruz. Bir şişe Vino Verde eşliğinde, kocaman Atlantik ıstakozları yiyoruz. Buradaki fiyatların, balık halinin avantajını yansıttığını söylemek zor, ama yine de yediklerimiz lezzetli… 

Dingle’da mini bir “pub crawl” için hazırlanıyoruz. Yarın Cadılar Bayramı olduğu için, etrafta kostümler içinde pubdan puba koşan insanlar var. Biz de kulağımızın bizi götürdüğü ilk puba konuşlanıyoruz. Sahnedeki grup popüler sayılabilecek country tarzı şarkılar çalıyor, ortam keyifli… Gece boyunca birkaç puba daha gidiyoruz; ama aradığım damardan İrlanda müziğini bulamıyorum bu mekanlarda da… Hepsi bildik popüler şeyler çalıyorlar. Anlaşılan o ki; “trad session”lar Galway’de kaldı…

 

KILLARNEY

Bugün Ger Limerick’e, kuzeninin düğününe gideceğinden günümüz erken başlıyor. Muhteşem otelimizin kahvaltı salonunda buluşuyoruz. Castlewood B&B belki de ülkenin en meşhur kahvaltılarından birini sunuyor. Taze ve yerel yiyeceklerle donatılmış nefis ve son derece şık bir açık büfe, sonrasında ise onlarca çeşit omlet arasından zor birer seçim yapıyoruz. Bu tür durumlardaki zorluk daha çok “sen onu ısmarlama, ben onu ısmarlayacağım, sen benden tadarsın, sen bunu ısmarlasana” şeklinde sürüp giden uzun tartışmalardan kaynaklanıyor.

Uzun ve neşeli kahvaltı sonrasında hazırlanıp yola dökülme zamanı geliyor. Bu unutulmaz oteli terk etmeden önce odamızın penceresinden görünen, suları çekilmiş körfez manzarasına ve okyanus kıyılarına veda ediyoruz.Bu seyahat boyunca gördüğüm en güzel yol Dingle’dan Killarney’e doğru giden yol bence… Güneş pırıl pırıl, Dingle burnunu dönene kadar okyanus manzarası bize eşlik ediyor, sonrasında ise yemyeşil sonsuz çayırlar…

Killarney’e geldiğimizde çok şirin bir vahşi batı kasabasına gelmiş gibi oluyoruz, gözlerim ister istemez Red-kit’i arıyor. İlk iş tren istasyonuna gidip, Cork biletlerini alıyoruz ve çantalarımızı emanete bırakıyoruz. Sonra bir farmer’s market (yani çiftçi pazarı) görüp, oradan taptaze çilekler, ahududular ve elmalar alıyoruz. Artık Killarney milli parkına yapacağımız 3 km lik yürüyüş için hazırız. Killarney’in esprisi içinde kocaman bir göl ve terkedilmiş bir şatoyu da barındıran harika bir milli parka sahip olması, bu sebeple İrlanda’daki önemli turist destinasyonlarından bir tanesi… Şehirde küçük bir tur attıktan sonra büyük (ama şık) otelleri ve iyi restoranları fark etmemek olanaksız. Ancak şunu da eklemeliyim ki turistik olması Killarney’i çirkinleştirmemiş ve bozmamış; aksine hem iyi korunmuş, hem de iyi anlamda gelişmiş, son derece sevimli bir şehir.

Şehrin içinden meyvelerimizi yiyerek, milli parka doğru yürüyoruz, sağ yanımızda küçük bir dere akıyor, karşılıklı geçişirken, insanlar birbirlerine gülümseyerek selam veriyorlar, biz de ilk selam verenlere acemice karşılık veriyoruz; sonrasında alışıyoruz hemen bu güzel adete. Kamil buna hiç şaşırmıyor, ani bir selamlamayı karşılamada bizim gibi acemi değil, malum kendisi uzun zamandır İrlanda’da yaşıyor. Uzunca bir yürüyüş sonrası ormanın içinden bir açıklığa doğru çıkıyoruz ve Ross Castle karşımızda bütün ihtişamıyla beliriveriyor. Parıldayan güneş, gölde yüzen ördekler, genelde görmeye alıştığımızdan farklı görünen kargalar, paçalı atların çektiği ekose battaniyeli faytonlar, cıvıldayan çocuklar… Sanki bir peri masalında gibiyiz…

Parkta oldukça uzun vakit geçirdikten sonra şehre her şeyiyle son derece karakteristik görünen faytonlardan biriyle dönmeye karar veriyoruz. Atlar son derece sağlıklı ve bakımlı görünüyor burada bizdekilerin aksine… Bir süre faytoncuyla sohbet edip, atları seviyoruz… Sonra ekose battaniyelerimizi çekip parkın içindeki farklı bir yoldan şehre dönüyoruz. Bu arada faytoncunun tipi, aksanı, kıyafeti ve genel ekose battaniye konsepti herhalde ancak filmlerde olabilecek kadar tipik…

Cork’a giden trene binmemize bir saat kala, hafif bir şeyler yemek üzere bir yer arıyoruz kendimize, tam da o sırada karşımıza Courtney’s Tea Rooms çıkıyor. Duvarlarındaki eski fotoğrafları, her biri birbirinden farklı antika porselen servis takımları ve gümüşleri, pembe etajer üzerindeki süslü “cup cake”leriyle burası dünyanın en güzel çay evlerinden biri olmalı… Sıcacık çay eşliğinde, nefis elmalı pay ve yaban mersinli keklerimizi yerken, dantel perdeler arasından güneşli Killarney sokaklarını seyrediyoruz. 

 

CORK’TA CAZ FESTİVALİ VE CADILAR BAYRAMI

Cork’a giden trende yerlerimizi alıyoruz, kısa bir yolculuktan sonra Cork tren istasyonundayız. Şehir caz festivali sebebiyle kocaman bir parti alanı gibi, ellerinde enstrümanlarla yürüyen bir sürü güzel insan göze çarpıyor ve tabii bu akşam Cadılar Bayramı olduğu için kostümlü insanlar da koştura koştura bir yerlere gidiyorlar.

Biz de hızlı bir yemek sonrası bu akşam gideceğimiz Roy Hargrove Quintet with Robert Gambarini ve hemen ardından sahne alacak Gregory Porter ve grubu için için hazırız. Konser Cork’un meşhur Viktoryen tiyatro binası olan Everyman Palace Theatre’da; tiyatronun önüne geldiğimizde güzel bir kalabalıkla karşılaşıyoruz, tiyatronun barından harika caz nameleri yükseliyor, çoğu kişi dostlarıyla sohbet edip bir şeyler yudumlayarak konserin başlamasını bekliyor. Salona girdiğimizde bir tane boş yer olmadığını görüyoruz, biletlerimizi çok önceden internetten almış olduğum için bizim yerlerimiz üçüncü sırada. Çok geçmeden konser başlıyor. Bizim alıştığımız İstanbul caz festivali konserlerine göre çok daha caz içerikli bir konser olduğu söylenebilir. İkinci yarıda çıkan Gregory Porter benim için özellikle keyifli geçiyor.

Konser sonrası Cork sokaklarını dev bir Cedılar Bayramı partisine dönüşmüş olarak buluyoruz; yarısından fazlası kostümlü, genç ve güzel bir kalabalık bir bardan diğerine koşturuyor… Biz de kalabalığı takip ederek çok güzel birkaç bara gidiyoruz. Gittiğimiz her bir mekanda müzik, genel kalabalığın kalitesi ve ambiyans ayrı bir güzellik sunuyor. Bu mekanların çoğu, geleneksel publar değil de; çok iyi birer bar havasında… Müzikler popüler ve İrlanda’nın müzikle olan ilişkisine yakışacak tarzda, yani muhteşemler… 

Bu sabah yine farklı bir şehirde ve yine çok meşhur bir kahvaltıyla karşı karşıyayız. Cork’ta kaldığımız B&B, Garnish House bu seyahat boyunca konakladığımız diğer yerler kadar etkileyici olmasa da, kahvaltısı bir fenomen… Pazar sabahı olduğu için otel müşterisi olmamıza rağmen rezervasyon yaptırmak zorunda kalıyoruz, çünkü Pazar günü bu kahvaltı için insanlar akın akın Garnish House’a geliyorlar. Otelin sahipleri Alman bir anne-oğul ve bu sebeple nefis ev yapımı alman çörekleri kahvaltı boyunca insanın aklını başından alıyor. Ama bu kahvaltının bir ritüeli var, bu ritüel bir alman disipliniyle takip ediliyor; önce seçeceğiniz bir çeşit “porridge” yani yulaf lapasıyla başlıyorsunuz; sonra seçeceğiniz  bir omlet çeşidiyle devam ediyor; sonra da yine kendi seçiminiz olan tatlı bir şeylerle bitiriyorsunuz, demek isterdim, ama siz “dur” diyene kadar bir şeyler getirmeye devam ediyorlar sanırım. Bu arada ben porridge’i İrlanda usulü viskili denedim, oldukça aromatikti ve tabii ki alkol porridge’in sıcak olması sebebiyle hissedilmiyor. 

Bu doyurucu kahvaltı sonrası Cork sokaklarını keşfetmeye çıkıyoruz, ama dün geceki kadar etkileyici bir ortam yok; biraz akşamdan kalma ama normal temposuna dönmüş şehir… Sanırım Cork’u hem caz festivali, hem de cadılar bayramı gecesinde görmek oldukça özel bir ortamı deneyimlememize sebep oluyor. Biraz yürüyüş sonrasında, Chateau isimli bir kafede oturmuş, “Irish Coffee”lerimizi yudumlarken, yine yanımızda oturan anne-oğul bizimle sohbet etmeye başlıyor, anne oldukça yaşlı, yanımızdaki yakışıklı siyah adama bakarak; ısrarla ama tüm iyi niyetiyle “zaman çok değişti, eskiden buralarda hiç “zenci” yoktu” deyip duruyor, oğlu da kızarmış bir suratla, kendisini susturmaya çalışıyor. 

 

DUBLİN’E DÖNÜŞ VE SON SÖZ

Ger’in gelmesiyle dönüşe geçiyoruz. Cork’tan Dublin’e 3 saatlik uzun bir yolumuz var. Geçirdiğimiz bu harika beş günün yorgunluğu artık iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlıyor. Buna rağmen yolda önemli bir arkeolojik bölge olan “Rock of Cashel”i ziyaret etmeyi ihmal etmiyoruz. Ama çöken karanlık, soğuk rüzgar ve yorgunluğumuz sadece buradaki kaleye şöyle bir bakıp, yola devam etmemize neden oluyor. 

 

Dublin’e döndüğümüzde artık yorgunluktan kolumuzu kaldıracak halimiz kalmıyor. Aslında ruhlarımız dinlenmiş, sadece vücutlarımız yorgun, hiç unutulmayacak bu güzel yolculuk hepimizin yüzünde bir gülümseme ile kendini gösteriyor. Eve yemek söyleyip, duş yapıp, güzel bir uyku çekiyoruz. Ne de olsa yarın hepimiz gerçek hayatlarımıza dönüyor olacağız. Bu seyahat boyunca yaşadığımız her şey gözümün önünden bir bir geçiyor. Yemyeşil bir doğa, okyanus, güzel insanlarla dolu pasta gibi köyler ve kasabalar, nefis kahvaltılar ve yemekler, şatolar, bu seyahate kadar varlığından haberdar bile olmadığım dev tavşanlar ve müzik… Her yerde daima müzik…“Buraya geri gelmemiz lazım” diyoruz, “Bir daha ki sefere Belfast” diyor Ger… “inşallah” diyoruz… 

 

*Bizimle bu güzel macerayı paylaşan Kamil Tavas ve Gerard James’e teşekkürlerimizle… 

*Special thanks to Gerard James for driving us for the whole time of this trip and bearing us when we were “dır dır”ing in Turkish. Also thank you for sharing this adventure with us. It wouldn’t be the same without you. 

 

OKUYUCUYA NOT: Seyahatin sonunda aradığım güzel İrlanda müziğini ve mükemmel İrlanda viskisini buluyorum. Okurken dinleyebilmeniz için müziğin linkini aşağıda paylaşıyorum. Viskinin adı da “Green Spot”…  Sevgiyle kalın…

 

Damian Mullane/The Orphan