Kamboçya’ya sadece Angkor’u görmeye geldik, vaktimiz izin verseydi de tüm ülkeyi görseydik, bu yazı muhtemelen çok daha şaşırtıcı bir yazı olurdu. Angkor, Kamboçya’da turizmin gelişmesinin başlıca sebebi, tapınakların anası Angkor Wat’ı da içinde barındıran, bir tapınaklar şehri; aynı zamanda Siem Reap şehrinin de varlık sebebi… 

Havaalanından otele kadarki zaman diliminde karşılaştığımız herkesin yüzündeki içten gülümseme ve ellerini çenelerinin  altında birleştirip selam verirken yaydıkları pozitif enerjinin bulaşıcı olması beni derinden etkiliyor.

SİEM REAP VE GECE PAZARI

Arabamız Siem Reap’a girdiğinde burasının bana göre bizim Kuşadası’ndan hiçbir farkı olmadığını görüyorum. Sağlı sollu dev oteller arasından kendi otelimize geliyoruz. Eşyalardan kurtulur kurtulmaz kendimizi atıyoruz Siem Reap sokaklarına; ilk dikkatimi çeken barların ya da masajcıların önündeki ışıklandırılmış dev balık havuzları ve havuzların kenarlarındaki minderlere oturmuş, ayaklarını havuza sallandırıp, bira içen turistler. Neden mi? Söylenilene göre balıklar ölü derileri yiyerek ayaklara pedikür yapıyorlar. Bu arada her masaj dükkanının önünden geçerken yanımıza gelen güler yüzlü masajcılar bizi ayak masajı için ikna etmeye çalışıyorlar, üstelik fiyat 1 $’a kadar inebiliyor ve çok değil sadece 1 $ daha bahşiş verdiğinizde insanların yüzündeki mutluluk ve mahcubiyet karışımı ifade her şeye değer, tavsiyem masaj fiyatı için pazarlık edin, ve daha sonra içinizden gelen miktarda bir bahşişi masajı yapan kişiye verin, bize böylesi çok daha makbulmüş gibi geldi. Masaj sonrasında meşhur “gece pazarına” gidiyoruz, burada her şeyi bulabilirsiniz, bu arada genelde her şey için 4 katı fiyat söyleniyor ve böylece keyifli bir pazarlık başlıyor. İlla dolar istiyorlar, hatta kendi paralarını kabul etmeyebiliyorlar. 

Bir taburede oturmuş kum taşından Budha heykeli yapmakta olan 15-16 yaşlarında bir çocuk bizi dehşete düşürüyor. İsmi Sophear ve pazarın o kalabalığında, bir çıplak ampulün altına oturmuş, aklındaki Budha’yı şekilsiz kum taşına, portakal soyarmış gibi doğal hareketlerle şekillendirmekte… Bir süre gözümüzü alamıyoruz kendisinden, buradan ayrılmadan Sophear’dan mutlaka bir heykel alacağız. Böylece insanın bir sanatı icra etmek için sonsuz imkanlara sahip olmasının gerekli olmadığını, her şeyin insanın kendisinde bittiğini kendimize hatırlatmayı hedefliyoruz.

Pazarın arka tarafındaki meydanda ayak masajcıları sahneye doğru sıralanmış koltuklarda; turistlere birazdan başlayacak “apsara gösterisi”ni izlerken, ayak masajı yaptırma olanağı sunuyorlar. Üstelik isterseniz masajdan başka servisleri de var; pedikür, peeling, oje… Siz arkanıza yaslanmış gösteriyi seyrederken tüm bunları sonsuz bir enerjiyle yapabiliyorlar. Bahşişi unutmayın!

Gösteri sonrası pazar da toparlanmaya başlıyor, ister hemen karşıdaki barlar sokağına gidip, lezzetli kokteyllerin tadına varın, ister sizi pazarın kapısında bekleyen onlarca tuktuktan birine atlayıp otelin yolunu tutun, tabii neşeli pazarlık safhasını atlamayın. 

ANGKOR’DA İLK GÜN

Gezimizi ilk gün Angkor hakkında maksimum öğrenebilmek için rehber ve klimalı bir araba ile gezeceğimiz şekilde; ikinci gün ise hiçbir program olmaksızın planladık.

İlk gün kahvaltı sonrası gözlerinin için gülen rehberimiz ve şoförümüzle otelin lobisinde buluşuyoruz, birbirimizi ellerimizi çenemizin altında birleştirip, başımızı eğerek selamladıktan sonra arabamıza atlayıp, doğruca Angkor’a gidiyoruz. Bilet gişeleri mahşer yeri gibi… Profesyonel bir rehberle gitmenin güzelliği;  özel ve hızlı akan bir sıraya girerek 3 günlük biletlerimizi çok hızlı ve organize bir şekilde alabiliyor olmamız.

 

VE ANGKOR…

Tapınağa tersten, yani doğu kapısından yaklaşıyoruz, burası etraftaki kalabalıktan uzak bir nokta ve ormanın hemen bitiminde olduğu için oldukça sakin… Etrafta birbirleriyle çılgın oyunlar oynayan maymunlar var ve gerçekten çok sevimli görünüyorlar. Bir süre durup 900 yıllık inanılmaz tapınağa öylece baktıktan sonra tapınağa doğru yürüyüşe geçiyoruz.

Geçmişte görmediği zulüm yok Angkor’un; önce Hindular tarafından Vişnu adına inşa ediliyor; daha sonra Budizm akımı başladığında tapınak bu sefer de Budizm’e adanıyor; ardından gelen: sayısız savaşlar ve zulüm; en son acımasız Kızıl Khmer terörü ve travmatik bir soykırıma maruz kalıyor. Kızıl Khmer dönemi boyunca tapınakta bulunan Budha heykellerinin kafaları kopartılarak Thailand’a silah karşılığında satılıyor ve bu önemli dünya mirası büyük bir zarara uğruyor. Bugün yapılan projelerle kafalar yerlerine konulmaya çalışılıyor.

Hava çok sıcak ve nemli… Onlarca dar ve yüksek basamağı tırmanarak, tapınağın en tepesine varıyoruz. En tepeden  aşağı baktığımızda değişik milletlerden yüzlerce turist; çarpıcı kostümleriyle “apsara kızları” ve bana göre en etkileyicisi de parlak turuncu, sarı ve kırmızı renklerde giyinmiş Budist rahipler inanılmaz bir manzara oluşturuyorlar. Bugüne kadar sadece fotoğraflarda gördüğüm Budist rahipleri böyle bir ortamda canlı görebilmek ve fotoğraflarını çekebilmek harika bir his…

Batı yönüne doğru baktığımızda tapınakların üzerinde salınan sarı renkli balonu görüyoruz, tapınakları yukarıdan görmek isteyenler için hoş bir alternatif… Kahinler tapınağın içinde oturmuş yerel halktan ziyarete gelen insanların falına bakıyor. Kenardaki fal bakan kahinlerden biri dikkatimizi çekiyor, çünkü falına baktığı orta yaşta bir adama bir şeyler söyledikçe, etrafa toplanmış olan kalabalıktan kahkahalar yükseliyor. Rehberimiz kahinin adama birden fazla sevgilisi olduğunu söylediği ve bununla ilgili alaycı tavsiyeler verdiği şeklinde tercüme ediyor bu durumu… 

Alt kattaki duvarlara inanılmaz bir sanatla, Kamboçya’nın tarihinden destanlar en ince ayrıntısına kadar oyulmuş; rehberimiz bize bir yandan destanı anlatırken; diğer yandan da 10 sene öncesine kadar dramatik bir gerilim filmini andıran hayatını anlatıyor.

 

GERÇEK BİR HİKAYE 

Daha küçücük bir çocukken Kızıl Khmer köylerini basıyor; bu kanlı baskından komşuları onu bir şekilde kaçırıyorlar; köylerinin yakınındaki bir derenin yanında çalıların arasında saklanıyor bir süre… O günden sonra bir daha ailesini görmüyor; bir manastıra sığınıyor ve rahip oluyor; görevi ise ölü yıkayıcılığı, hem de daha çocuk yaşlardan itibaren… Yenilerde annesini arayıp buluyor, annesi onu tanımakta çok zorlanıyor ve kurtulmuş olduğuna inanamıyor. Bu arada rahipliği bırakıyor, söylediğine göre rahiplik hiç ona göre değil; “rahipseniz aç kalıyorsunuz” diyerek, bunun neden ona uymadığını da açıklıyor. Tüm bu hikayeyi anlattıktan hemen sonra, yüzünde kocaman bir gülümseme ile bize dönerek ” Kola ister misiniz?” diye soruyor.  Biz de dolu gözlerimizle, dağılmış şekilde bakıyoruz sadece… 

İşte Budizm böyle bir felsefe… Belli ki; geçmiş, onun için geçmişte kalmış; şu andaki mutluluğu tek gerçekliği… Sanırım bu denli hızlı bir geçişi bizlerin yapması olanaksız.

 

TAPINAKLARIN ARASINDA ÖĞLE YEMEĞİ

Öğle yemeğini oradaki yerel bir lokantada yiyoruz. Şoförümüzü ve rehberimizi de yemeği bizimle yemeleri için davet edince, ikisi de çok mutlu oluyor. Normalde anladığım kadarıyla lokantanın arka tarafında daha farklı bir menü varmış onlar için. Onlar bize katılınca tipik ve güzel yemekleri öğrenmek adına ısmarlayacağımız yemekleri onların seçmesini ve paylaşmayı öneriyoruz. Tattığımız en farklı ve lezzetli yemek meşhur “amok” oluyor, Hindistan cevizinin içinde aromatik baharatlarla pişirilen yumuşacık bir balık bu… Hindistan cevizinin içindeki etli kısım nefis, kremamsı bir tat almış, insanın ağzında mini bir şölen yaratıyor.

Bu arada rehberimiz bize kendisi için günün en keyifli saatinin, akşam işi bittiğinde bir şişe bira ile derin yağda kızarmış siyah örümcek atıştırmak olduğunu anlatıyor. Sanıyorum burada çok lezzetli bir çerez yerine geçiyor örümcekler. 

 

BAYON

Yemek sonrası bir başka meşhur tapınak Bayon’a geliyoruz. Dört ana yöne doğru bakan Budha yüzlerinden oluşan önemli bir tapınak burası… Biz tapınağa doğru yaklaşırken tapınağın önündeki köprüden filler geçiyor; bahçesinde maymunlar koşuşturuyor. Henüz içeri girmemiş olmamıza rağmen Bayon çok etkileyici görünüyor.

Hemen girişte minik bir tapınakta bir rahiple konuşmakta olan insanlar görüyoruz. Rehberimizin yardımıyla biz de sıraya giriyoruz. Acemice bir selamlaşmadan sonra bize hayatla ilgili bazı tavsiyeler veriyor rahip, sonra da üzerimize sular püskürterek dua okuyor. Yarın kendisini yeniden ziyaret edeceğiz, bizim için bir uğur hazırlayacak. Bu arada hemen yanda başka bir rahip de, önüne oturttuğu genç bir kadının üzerine kova kova soğuk su dökerek şarkılar söylüyor. Sonradan öğrendiğimize göre doğurganlık duasıymış bu da… 

Bu inanılmaz deneyim esnasında çok sevimli bir tuktukçuyla tanışıyoruz, kendisine hemen kanımız ısınıyor. Yarın tüm gün tuktuka ihtiyacımız olacağından kendisi ile sabah 4.00’te bizi otelden alması için randevulaşıyoruz. Yarın tüm gün beraberiz…

Sonunda Bayon’un içine giriyoruz… Gülümseyen Budha çehresi her yerde, birçok rahip ziyaret ediyor burayı; arada bazı yerlerde tütsüler, yağlar yakılmış; tütsü kokuları insanı alıp götürüyor… O kadar turist kalabalığına rağmen dingin ve mistik bir ortam… 

Bayon’dan sonra tapınakları bir bir gezmeye devam ediyoruz ama sıcak hava ve tükenen enerjimiz bizi gitgide yavaşlattığından akşam üzerine doğru turu bitirmeye karar veriyoruz. Yorgunluktan bitmiş bir halde, klimalı arabamız, sevgili rehberimiz ve tatlı şoförümüzle  otelin önünde vedalaşıyoruz. 

 

SIEM REAP’TA AKŞAM

Biraz dinlendikten sonra hazırlanıp, bir şeyler içmek üzere barlar sokağına gidiyoruz. Buradaki barlar ve restoranlar batı standardında hizmet veren ve batı dokunuşunu hissedebildiğiniz ama uzak doğu -Kamboçya konseptli mekanlar… Hizmet batı standardında ama servisin sıcaklığı ve etkinliği açısından son derece doğulu… Yani hizmet mükemmel…

Biz de Banana Leaf isimli bir barda oturmaya karar veriyoruz.  Yan masada dinlenmekte olan parlak kırmızı – yeşil minyatür kurbağa ile göz göze  mükemmel lezzetteki Mai Thai’lerimizi yudumluyoruz. Kokteyl tamamen taze malzemelerle hazırlanmış ve bir adet de taze orkide ile süslenmiş ve açıkçası daha önce hiçbir barda tatmadığım kalitede nefis bir kokteyldi.

Akşam üzeri keyfinden sonra bir tuktuka atlayıp, Siem Reap’ın en gözde restoranlarından “Sugar Palm’a” gidiyoruz. Burası sazdan bir çatısı olan, tipik ahşap bir Khmer villası, kalabalıktan uzak hoş bir mekan ve Khmer mutfağında da uzman… Biz de bu duruma uygun bir şekilde tipik bir menü ısmarlıyoruz; Mangolu salata, muz yaprağına sarılarak pişirilmiş müthiş aromatik deniz ürünleri ve tabii ki kremamsı lezzetiyle amok… Gece bu harika restoran sayesinde bir lezzet şölenine dönüşüveriyor… Aromatik Kamboçya baharatları ve Hindistan cevizi müthiş bir ahenk sunuyor; tattığımız her şey mükemmel…

 

SON SÖZ

Kamboçya insanıyla, kültürüyle, lezzetiyle beni alıp götürüveriyor bu dünyadan… Ne kadar fazla tükettiğimi, ne kadar önemsiz şeylere üzülüp-sıkıldığımı, mutluluğun aslında bir yaşam tarzı olduğunu kavrıyorum. Her baktığım yerde gördüğüm içi gülen gözlere sahip insanların hiçbiri maddi zenginliğe borçlu değil bu pozitif duruşlarını… Bunu kafama kazıyıp, yarın yaşayacaklarımın heyecanıyla uykuya dalıyorum.