İnsanlar bebek sahibi olduktan sonra ilişkilerindeki odak nokta ister istemez biraz değişiyor. Oysa baş başa yapılacak bir tatil, bu durumun birazcık dışına çıkmanız ve ilişkinize güzellikler katmak için harika bir fırsat olabilir… İşte dört gecelik Atina ve Hydra tatili böyle bir tatilin hikayesi…

Bebeğiniz olduktan sonra ilk kez baş başa yapacağınız tatilden ne beklersiniz? Tabii ki, bol dinlenme, biraz sükûnet, biraz sessizlik, mümkünse deniz ve güneş… Bu beklentilerle planlarımızı yapmaya çalışırken yakın olması ve uygun uçak bileti fiyatlarının yanı sıra; hem bir sürü adasıyla farklı seçenekler sunması, hem de Ekim ayında hala denize girilebilecek bir yer olması sebebiyle Yunanistan üzerine yoğunlaştık ve Atina’ya biletlerimizi alıverdik. Atina’ya yakın adalar içerisinde kendimize uygun bir yerler ararken de, küçük, güzel ve arabasız olması sebebiyle Hydra’yı seçtik.

ATİNA’DA BİR GECE

Uçağımızı beklerken, aylardır ilk defa baş başa bir şeyler yapacağımız için heyecanlı; küçük ponponumuzu özleyeceğimiz için biraz buruk hissediyoruz. Tam vaktinde uçağa biniyoruz ve tam bir saat on dakika sonra Atina Venizelos havaalanındayız, her şey tıkır tıkır işliyor, hızlıca havaalanından çıkıyoruz. Otelimizin bulunduğu şehir merkezine metro ile gitmeye karar veriyoruz.

Komşumuz Yunanistan’ın en önemli meydanı olan Syntagma’da büyük bir kalabalık var; insanlar buluşuyor, oturuyor, kafe frape içiyor, sohbet ediyor, biz de önümüzde bavulumuz, hangi yöne gideceğimizi bulmaya çalışıyoruz. Meydanının ortasında etrafımdaki genç kalabalığa bakıyorum; evet krizin ortasındalar; ama hayat sonuna kadar devam ediyor gibi görünüyor bu meydanda…

Biz bakınırken otelimizin olduğu Plaka’nın yönünü gösteriveriyor birisi, sanki bütün yüzler, bütün profiller tanıdık…  Yönümüzü bulunca kısa bir yürüyüşle otelimizin önünde buluyoruz kendimizi…

Akşam için hazırlanıp, kendimizi Plaka sokaklarına vuruyoruz önce, bu küçük mahalle, çekiciliğini tepesinde yükselen Akropol’den alıyor. Plakanın ana caddesi Adrianou Street; sağlı sollu turistik dükkanlardan oluşuyor; içlerinde orijinal bir kaç sanat dükkanı da mevcut… Gün yavaş yavaş alçalırken, Okan “gün batımını kaçırmayalım, bir bar biliyorum, ama koşmamız lazım” diyor, soru sormadan takip ediyorum kendisini… Plaka’nın kalabalıklarını geride bırakıp, bir perküsyon ekibinin agresif ritimlerle inlettiği Monastraki meydanına çıkıyoruz. Meydanda gençler, canlı bir uğultu ve ritim var sadece… Kafamı sola doğru çevirince tepenin üzerinde yükselen akropol büyüleyici… Yine hızlı adımlarla, meydanın karşı köşesine yürüyüp, kapısında 360 yazan bir binadan içeri giriyoruz, asansörle en üst kata çıktığımızda bizi akropol manzaralı harika bir bar karşılıyor. Yüksekteki bu terasa çıkınca, aşağıda sokaklarda dolaşırken kendini pek de belli etmeyen, sersemletici rüzgarın farkına varıyoruz; buna rağmen birer prosecco ile Akropol manzarasına karşı burada olmanın tadını çıkarıyoruz. Rüzgarın yarattığı sersemlik, prosecconun neşesine karışıyor.

Az sonra yeniden Monastraki Meydanı’nda, şehrin müthiş Cuma canlılığını izliyoruz. İstanbul’un bundan iki-üç sene önceki halini düşünüp, üzülüyorum biraz… Muhafazakarlık pompalandıkça uçan enerji ve neşemiz, artık yok ne yazık ki; oysa tarihinin en büyük ekonomik çöküntüsünü yaşayan Yunanistan’ın her şeyi düzeltebilecek enerjisi bu meydandan taşıyor adeta…

Ben bunları düşünürken, Okan yine kırk yıllık Atina’lı gibi, beni bir yere doğru götürüyor. Çok geçmeden, Plaka’ya göre cansız bir mahallede olması sebebiyle ilk başta cezbetmeyen; ancak içeri girdiğinizde yüksek tavanı, Yunanlı kalabalığı ve bir aile işletmesi havasıyla bizi içine doğru çeken Tzitzikas kai Mermigas’ın önünde sıra bekliyoruz. Çok geçmeden dışarıdaki bir masada yerimizi alıyoruz. Menüde bulunan birbirinden güzel, ve çoğu çok tanıdık seçenekler arasında kayboluyoruz. Sonunda Yunan salatası, mücverin daha pofuduk ve daha peynirlisi olarak tarif edilebilecek “kabak topları”, kaygana, midye ve kadayıfa sarılı sakızlı tavuk söylüyoruz, bir de en iyisinden Yunan kırmızısı önermesini rica ediyoruz tatlı garsonumuzdan… Aylardan Ekim, hava öyle yumuşacık ki askılı elbisemin üzerindeki şalla dışarıda oturulabiliyor… Şölen gibi bir gece…

Biraz çok yemekten mustarip, otele dönmek üzere, kalkıyoruz buradan ama Okan’ın sürprizleri daha bitmiyor anlaşılan; zira yine ara bir sokağa doğru sürükleniyorum kendisi tarafından. Yedi-sekiz dakikalık bir yürüyüşten sonra muhteşem swing melodileri ve dışarı taşan “hip” kalabalığı ile Baba au Rhum isimli bir bardayız. Bu harika barın en önemli özelliği, adından da anlaşılacağı üzere müthiş bir rom seleksiyonuna sahip olması. Ansiklopediyi andıran menüsü, dünyada iyisiyle kötüsüyle rom üreten tüm ülkelerin çeşit çeşit romlarıyla ve tabii rom ile yapılan oldukça orijinal kokteyllerle dolu…

 

ATİNALİ TAKSİCİYLE MİNİ CİNNET KEYFİ

Sabah, önceden biletlerini aldığımız feribota binmek üzere Pire Limanına doğru, taksiyle yola çıkıyoruz. Konuşmalarından anladığımız kadarıyla taksicimiz koyu sağcı, ama dünyaya da açık sayılabilecek bir adam. Aynı zamanda çok iyi İngilizce konuşuyor, biz de bunu bir avantaj olarak görüp, yol boyunca sohbet ediyoruz kendisiyle; krizden, turizmden, iki ülkenin de politikacılarının kirlenmişliğinden konuşuyoruz. Ancak Pire’ye vardığımızda, limanın önünde protesto yürüyüşü yapan kızıl bayraklı kalabalığın yolu kapattığını görünce, adeta çıldırıyor. Yarı Yunanca, yarı İngilizce bağırmaya başlıyor; “Allahın cezası komünistler, grevle bir şey olmaz, çalışın”… Biz inmek için kıpırdanmaya başlıyoruz, “olsun limanın önüne kadar götürmenize gerek yok” filan diye geveliyoruz. Bizi indirmek için, köşedeki polisin yapma dediği yasak dönüşü yapıp, polise de açık pencereden aleni bir şekilde, küfür ettikten sonra, bizi köşede indiriyor nihayet… Bu olay, ülkedeki krizin insanlarda yarattığı gerginliği en açık şekilde görmemizi sağlıyor. Pire’de liman çevresi sevimsiz, limanın içi ise tekinsiz görünüyor. Fazla etrafta dolaşmamaya karar veriyoruz.

 

BAŞLI BAŞINA BİR DENEYİM; ÇEKİRGE…

Büyük gemilerin haricinde, adalara giden iki çeşit feribot var; Flying Dolphin ve Flying Cat… Bizim aldığımız biletler Flying Dolphin için; bu teknenin evrensel adı Hydrofoil; ancak kızakların üzerinde gittiği için bence bu aleti en iyi tarif edebilecek kelime “çekirge” …

Yunan deniz yollarıyla seyahat başlı başına anlatılması gereken bir deneyim bence, zira ortama hakim olan organize kaos havası oldukça komik manzaralara yol açıyor.

Vakit geldiğinde yolcular tekneye doğru sıra oluyorlar, biz de hemen sıradaki yerimizi alıyoruz, ama sıra bir türlü ilerlemiyor, çok geçmeden anlıyoruz ki, kimse tekneye binmiyor, sadece sırada sohbet ediyorlar. Bunun yanı sıra, bir de görevlilere bağırıp duran bir grup insan var. İçeri girip, koltuk düzenine baktığımızda, anlıyoruz ki internetten beraber alınan yerlerimiz birbiriyle alakasız iki koltuk; bu duruma alışkın olan Yunanlılar biletlere bakmadan, geldikleri gibi hızlı hızlı, buldukları yerlere oturuyorlar. Zaten benim de yerimde kalkmaya niyeti olmayan ve hiçbir dil anlamayan bebekli bir aile oturuyor. Durumu kavrayınca biz de bulduğumuz güzel bir yere oturuyoruz. Bu arada bavul miktarı o kadar çok ki, çok geçmeden basacak yer kalmadığı gibi; bir görevli ayağımı kaldırmamı işaret edip, ayağımın altına da birkaç bavul yerleştiriveriyor… Ayakta kalan yaşlı bir adam görevli tarafından azarlanıp, bavulunun üstüne oturtuluyor… Ve daha neler neler…

Birazdan çekirge kızakları üzerine yükseliyor ve suyun üzerinde adeta uçarak, önce Paros’a; sonra Paros’ta kaybedilen bir valiz üzerine çıkan kavganın uzaması sebebiyle 20 dakikalık bir gecikmeyle Hydra’ya varıyor.

 

HYDRA

Hydra 1960’lardan günümüze taşıdığı, sofistike havasıyla oldukça çekici bir ada… Popüler olmasına rağmen küçük,  araba barındırmaması sebebiyle de bulunduğumuz ruh haline bir hayli uygun…

Küçük bir limandan, yukarı doğru uzanan bir köyü ve sahilden yürüyerek ulaşılan plajları var; daha uzaktaki plajlara limandan tutacağınız deniz taksi ya da minik dolmuş motorlarıyla gidebiliyorsunuz. Yürümek istemiyorsanız, bir alternatifiniz daha var; eşek… Evet, adada araba olmadığı için ulaşım, eşeklerle sağlanıyor… Biraz yürümek tırmanmak isterseniz, trekking haritasında önerilen dağ yollarını da deneyebilirsiniz… Bütün bunlar oldukça kompakt bir alana yayılıyor… Burayı çekici kılan da bu özelliği, yani minik bir inziva adası olması…

Nitekim, ada, önce 1957’de Sophia Loren’in baş rolünde olduğu “Boy on a Dolphin” filminin burada çekilmesi, ardından da 1960’da Leonard Cohen’in buradan bir ev almasıyla, 60’lı yıllarda şöhretinin zirvesine ulaşmış. Bu küçücük hilal biçimli sevimli liman tüm Avrupa jet setinin uğrak yeri, en çılgın partilerin mekanı olmuş. Beni en çok etkileyen de; bu popülaritenin adayı bozup, yozlaştırmamış, sitelerle doldurmamış olması… Eminim, yine de eski halini bilenler için, belli bir oranda yıpranmıştır ama gözü rahatsız eden bir bozulma söz konusu değil.

 

HYDRA’DA İLK AKŞAM

Günü limandaki pahalı dükkanlara bakarak, kafelerde oturup, frape içerek ve biraz da patikalarda yürüyerek geçirdikten sonra akşam yemeği için gözümüze çok hoş görünen tipik bir tavernada rezervasyon yaptırıyoruz.

Biraz dinlenip, akşam için enerji topladıktan sonra çıktığımızda tatlı bir sonbahar yağmuru karşılıyor bizi, yağmurda yürüyerek limana iniyoruz. Bu akşam ki güzel tavernamız Paradosiako’daki tatlı garsonumuz bizi dışarda ama yağmur almayan harika bir yere oturtuyor. Buradan hem sokağın canlılığını, hem yağmuru izleyebiliyoruz… Salata, cacık, birkaç tanıdık meze ve sardalyadan oluşan tipik siparişimize; “Babazim” adında daha önce hiç tatmadığımız bir uzo eşlik ediyor… Bir Plomari değilse de; denemeye değer… Uzun, keyifli ve bol sohbetli bir yemekti… Yemek bitince soğuk rüzgara rağmen sahildeki Pirate Bar’da kuytu bir masaya oturup, yağmurluklarımıza sarınıp, geceye devam etmeye karar veriyoruz… Rüzgarın yarattığı bir tenhalık hakim sahilde; yine de rüzgara karşı oturup bir şeyler içmek çok keyifli…

 

ADADA MÜKEMMEL KAHVALTININ ADRESİ; ISALOS

Gün, uzun zamandır hayalini kurduğumuz gibi, uzun bir sabah uykusu ile başlıyor. Ardından 10.30 gibi kahvaltı etmek üzere limana iniyoruz. Daha önce hakkında pek çok iyi şey duyduğum, Isalos’a oturuyoruz. Burası gerçekten de gördüğüm en iyi kahvaltı menülerinden birine sahip, biz de her zevke göre oluşturulmuş zengin kahvaltı menülerinden birini seçiyoruz. Önümüze gelen her şey kaliteli, taze ve lezzetli… Bizim ısmarladığımız Akdeniz kahvaltısı; ev yapımı çörek ve ekmek çeşitleri, tereyağı, reçel, peynir, domatesli-beyaz peynirli yumurta (menemene benziyor), ballı yoğurt, taze portakal suyu, içebildiğiniz kadar çay veya kahve çeşitleri içeriyor. Masayı donatıp, uzun bir kahvaltı ve kitap-kahve keyfi yaptıktan sonra sahilden plajlara doğru uzun bir yürüyüşe geçiyoruz.

 

SAHİLDEN PLAKEA’YA DOĞRU

Hedefimiz yürüyerek gidilebilecekler arasındaki en uzak plaj; Plakea; toprak yoldan yürüyoruz. Sağımızda masmavi Ege; solumuzda yemyeşil bir tepe ve tepenin üzerinde kuş avlamakta olan avcılar… Bu sebeple yolun bir kısmına silah sesleri ve etrafta koşturarak vurulan kuşları aramakta olan av köpekleri eşlik ediyor.

Plakea’ya kadar üç ayrı plaj ve üç ayrı yerleşim yeri geçiyoruz… Hava bir kapayıp, bir açıyor ama neyse ki yağmur yağmıyor.

Plaja ulaştığımızda güneş iyice kendini gösteriyor ve hava iyiden iyiye yazdan kalma bir güne dönüyor.

Plakea’da Four Seasons isminde oldukça iyi bir otel bulunuyor, otel bilinen zincire ait değil; bağımsız iyi bir butik otel olarak tanımlanabilir… Plajın kenarında otele ait güzel bir taverna bulunuyor. Plaj da otel tarafından işletiliyor, ancak kapatılmış değil; isteyen istediği gibi gelip, plajı kullanabiliyor, sadece eğer şezlong ve şemsiye kullanmak isterseniz para ödüyorsunuz.

Biz de, bu uzun yürüyüş sonrası, tavernada plaja bakan bir masaya kurulup, hafif mezelerle birer kadeh Plomari keyfi yapıyoruz. Kalan Plomarilerimizi de pırıl pırıl denizin içinde içip, yazdan kalma bu harika günün tadını çıkarıyoruz.

Saat 05.00’te Hydra limanına dönen, otelin taksi motoruna biniyoruz ve böylece ışıltılı denizin üzerinden süzülerek limana kadar keyifli bir yolculuk yapıyoruz. Hava bulutlardan tamamen arınmış, yazdan kalma bir akşamüstü limanda bizi karşılıyor…

 

KAPALIÇARŞI’DAN HYDRA’YA UZANAN HİKAYE…

Akşam üzeri limandaki saçma fiyatlı dükkanları karıştırırken, Blue Dolphin isimli bir dükkanın vitrininde çok tatlı görünen şişman kadın heykellerine bakıyoruz. Fiyatlarını sormak için, içeri girdiğimizde, dükkan sahibi ile giderek koyulaşan bir sohbetin içinde buluyoruz kendimizi.  Nereli olduğumuzu soruyor; İstanbul’dan olduğumuzu söylediğimizde, hiç beklemediğimiz bir şey oluyor ve dükkan sahibi beyefendi, birdenbire muhteşem bir İstanbul Türkçesine dönüveriyor. Sonrası bildik bir hikaye, 1977’ye kadar Kapalıçarşı’da çalışan Andon Bey; o yıl terk ediyor anavatanı olan İstanbul’u ve bir daha hiç geri dönmüyor. Buruk bir hikaye olduğunu düşünüyorum bunun, ama kendisi en ufak olumsuz bir şey anlatmıyor, hep Kapalıçarşı’daki neşeli gençlik günlerinden bahsediyor. Hani bazı insanların “şeytan tüyü” vardır ya, işte Andon Bey de öyle bir adam… İyilik ve yaşam enerjisiyle dolu ve hep yardıma hazır. Hydra’da bulunduğumuz süre boyunca kendisiyle dost oluyoruz ve birkaç kez daha ziyaretine gidiyoruz. Üstelik şişman kadın heykelleri de çok pahalı sayılmaz… Onları da alıyoruz, birer hatıra olarak…

 

IL CASTA

Birkaç günden beri yerel beslenmekte olduğumuz için bu akşam farklı bir mutfak deneyerek, Yunan mutfağına ara verelim diyoruz. Bu sebeple de ile akşam yemeğini  adanın İtalyan aile işletmesi, Il Casta’da yemeye karar veriyoruz… Burası Napolili bir baba ve iki oğlu tarafından işletilen hoş bir yer… Yemekler olağanüstü değil ama İtalyan lezzeti ihtiyacını karşılıyor… Il Casta’nın mutfağından çok daha fazla öne çıkan önemli bir özelliği sahiplerinin harika insanlar olması… Yemeğin sonuna doğru koyulaşan sohbetimiz, Napoli’den İstanbul’a uzanıyor. Sıra hesaba geldiğinde kartımızı çıkarıyoruz, ödemek üzere; fakat mevsim sonu olması sebebiyle pos makinasını geri verdiklerini ve nakit ödememiz gerektiğini söylüyorlar… Üzerimizde Euro yok ve limandaki banka kapalı… “Hay Allah ne yapsak?” deyip, üzerimizde bulunan dolarla ödemeyi teklif ediyoruz, ama ısrarla “yok yarın verirsiniz, önemli değil” diyorlar ve bir de üzerine kahve ikram ediyorlar… (Hatta ertesi gün parayı vermeye gittiğimizde birer kahve daha ikram ediyorlar.)

Gecenin sonunu, harika müziği ile bizi kendine doğru çeken, Amalour isimli barda getirmeye karar veriyoruz. Çok geçmeden bize katılan yeni Amerikalı arkadaşlarımız oluyor ve uzun ve keyifli bir sohbet sonucunda ancak saat 03.00 gibi yatabiliyoruz.

 

MEVSİMİN SON DENİZ GÜNÜ

Ekim bana göre Ege’nin en güzel ve yüzülesi halidir. Uyandığımda havanın pırıl pırıl olması, bugünü hayalini kurduğum gibi, tüm gün yüzerek geçirebileceğimi gösteriyor. Bu sebeple de yine Plakea’da alıyoruz soluğu, ancak vakit kaybetmemek için bu sefer otelin taksi botuyla gidiyoruz… Harika plaja kurulup, kitap okuyup, yüzerek bu güzel günün keyfini çıkarıyoruz.

Akşam yine saat 5.00’teki taksiyle limana dönüp, buradaki son günümüzün gün batımını karşılamak üzere meşhur Hydronetta Bar’a oturuyoruz. Kayalıkların üzerinde gün batımına karşı konuşlanmış olan bu olağanüstü manzaralı bar; aynı zamanda tüm günü yüzerek geçirebileceğiniz bir yer; kayalıklardan aşağı inen merdivenlerden rahatlıkla denize giriliyor. Ben de henüz hızımı alamadığımdan burada da muhteşem görünen, altın renkli gün batımına karşı denize bırakıyorum kendimi… Daha sonra tuzlu saçlarım ve ıslak mayomla, peştamalıma sarınmış bir şekilde, yerime geldiğimde, taptaze malzemelerle yapılmış, leziz şeftalili daiquiri ile karşılaşmak paha biçilmez bir keyif yaratıyor. Güneş denize düşmekte olan altın bir top gibi, nefes kesici bir manzara oluşturuyor gözlerimizin önünde… Öyle ki sırf bu barda oturmak için bile Hydra’ya geri gelinebilir…

 

FAYDALI ADRESLER:

ATİNA

Otel:

Birkaç merkezi lüks butik otel önerisi;

A FOR ATHENS

Otel Monastraki meydanına çok yakın, yeni yapılmış ve güzel bir manzarası var…

2-4, Miaouli Str., Monastiraki , Atina

http://aforathens.com

 

HOTEL SWEET HOME

Plaka’da yeni restore edilmiş tarihi bir binada, Syntagma meydanına çok yakın…

Patroou, 5, Plaka, Atina

http://thesweethomehotel.com

 

Restoran

TZITZIKAS KAI MERMIGAS

Turistik kalabalıktan uzakta, muhteşem bir mutfağa sahip, tipik aile işletmesi…

Mitropoleos 12, Atina

+30 21 0324 7607

 

Kafe / Bar

360 COCKTAIL BAR

Monastraki meydanında, Akropol manzaralı şık bir teras barı…

Ifestou 2, Monastraki Square, Atina

+30 210 321 00 06

www.three-sixty.gr

 

BABA AU RUM

Burası 2013’te dünyanın en iyi elli barından bir tanesi seçilmiş, gerçekten çok keyifli bir bar…

Klitiou 6, Atina

+30 21 1710 9140

http://babaaurum.com

 

EAT AT MILTON’S

Sabah kahvesi ya da kahvaltı için harika bir kafe, müzik güzel ve kuytuda olmasına rağmen Akropol manzarası bile var.

91, Adrianou str. Plaka, Atina

www.eatatmiltons.gr

 

HYDRA

Otel

MISTRAL

Şık bir butik otel, oldukça merkezi lokasyonda, adanın en iyilerinden…

http://www.hotelmistral.gr

 

NEREIDS GUEST HOUSE

Hydra Town’ın biraz yukarılarına doğru konumlanmış, şık bir pansiyon, diğerlerine göre daha uygun fiyatlı, sahibi Kostas çok yardımcı ve misafirperver birisi…

+30 22980 52387

www.nereids-hydra.com

 

FOUR SEASONS

Yazıda anlattığım Plakea plajında bulunan, çam ve zeytin ağaçları içinde, 6 süit odadan oluşan lüks otel, önünde plaj ve tipik bir taverna var, kalabalıktan ve adanın hareketinden uzak, otelin taksi botuyla da bir o kadar yakın…

Plakes Vlychou, Hydra

+30 22 980 53698

www.fourseasonshydra.gr

 

HYDRA ICONS

Merkezde hoş bir butik otel, oldukça yeni…

+30 2298 400010

www.hydraicons.gr

 

Restoran/Kafe

PARADOSIAKON

Bana göre adanın en iyi tavernalarından bir tanesi… Mutfak harika, konum merkezi, servis iyi…

+30 22980 54155

 

IL CASTA

Yazımda anlattığım gibi Napolili bir aileye ait düzgün bir Italyan lokantası… Sahipleri gerçekten çok sıcak ve iyi insanlar…

M:+30 698 927 8503

T: +30 22980 52967

 

ISALOS CAFE

Adanın ve belki de Yunanistan’ın en iyi kahvaltılarından biri, limanda olduğundan limanın hareketini izleyebilmek için de güzel bir konumu var…

 

Bar

HYDRONETTA BEACH BAR

Kaçırmamanız gereken bir gün batımı ve gerçekten taze malzemelerle yapılmış lezzetli kokteyller…

T: +30 22980 54160

www.hydronetta.gr

 

AMALOUR BAR

Adanın sıcak noktalarından bir tanesi, müziği takip edin Amalour’u bulursunuz.

Tombazi Str, Hydra