BİLBAO

Rioja’dan Bilbao’ya doğru yol alırken, altın Rioja güneşi gidiyor ve yerini gri yağmur bulutlarına bırakıyor. Yol boyunca Okan ve ben arkada uyuklarken, Sabrina önde Latin müzikleriyle kendi kendine dans etmekte…

Bilbao’ya müthiş bir sağanak yağmurda giriyoruz. Şehrin göbeğindeki otelimiz Basque Boutique Hotel’in önüne geliyoruz ama park sorunu var, bu yüzden Serhan bizi ve eşyaları bırakıp, park etmeye gidiyor.

Sabrinalar üzüm; biz de müzik konseptli odalarımıza yerleşiyoruz, yağmurun dinmeyeceğinden emin olduktan sonra, sıkıca giyinip çıkıyoruz. Bilbao’nun küçük dar sokak ve meydanlarını oldukça kısa bir sürede keşfettikten sonra, Bilbao’da yapılması farz olan “Pintos Hopping”i gerçekleştirmek üzere Plaza Nueva isimli ana meydana geliyoruz. Bu meydanın üzeri kapalı pasaj usulü sıralanmış Pintxos barlarından beğendiklerimizi bir bir ziyaret etmeye başlıyoruz, hepsinde beğendiğimiz taptaze pintoslardan birer tane alıp, birer kadeh Rioja ile yuvarlıyoruz.

Victor Montes’le başlıyoruz; burada yaş ortalaması oldukça yüksek, yerel bir kalabalık, dev cin-toniklerle pintosları bir bir götürmekte… Barın arkasındaki amcalar da oldukça ileri yaşta olmalarına rağmen, oldukça esprililer… Ortamdaki tek turistler olarak, bu tatlı amcanın esprilerinden nasibimizi alıyoruz. Bu cin-tonik olayı ilgimizi çekiyor, Sabrina’nın da söylediği gibi, sevgiyle hazırlanan ve dev porsiyon cin içeren bu kokteyl burada ana vatanından çok daha popüler ve çok çok daha lezzetli… Biz cin tonik tadımını gecenin sonuna bırakmaya karar veriyoruz. Meydanı tavaf edene kadar ayakta kalmaya kararlıyız çünkü…

İkinci durağımız Cafe Bar Bilbao, şık ve geniş alana yayılan, oldukça geleneksel görünen bir bar… İçeride oturarak yeme olanağının yanı sıra, dışarıda bar haline getirilmiş pencere içlerinde de takılabilirsiniz, biz de öyle yapıyoruz. Enfes geleneksel pintoslarımızı bardan alıp, birer kadeh Rioja ile tadıyoruz. Buradaki lezzetler bu geceden en aklımda kalanlar oluyor. Bar Urdina ve Volapie’ye de uğruyoruz…

Sonraki duraklarımızdan bir tanesi Zuga… Burası iddiasız görünen ama müthiş lezzet bombası Pintoslar hazırlayan modern bir bar… Barın arkasında yine esprili ama bu sefer genç bir ikili servis yapıyor. Burada trafik hızlı akıyor, bardan pintos’unu söyleyen, hemen ayakta götürüveriyor… Etraf gençlerle ve dinamik bir enerjiyle dolu…

Gecenin sonunu sert bir rock müziğin geldiği, barının kalabalığı ile dikkat çeken ve punk tipli harika iki arkadaşın servis yaptığı canlı ve heyecanlı Pintos bar Zaharra’da getiriyoruz, ama öyle hemen değil… Barın kapanış saati olan 10.30’a kadar yiyip-içmeye devam ederek… Hatta sonra da biraz daha açık tutsaydınız diye ısrar ediyoruz, Türk usulü… Tabii ki öyle olmuyor… Bu komik diyaloglar ve Mombasa markalı bir cinden yaptırdığımız cin-toniklerimiz eşliğinde kendisiyle fotoğraflar bile çektiriyoruz.

Sonra mı? Valla 10.30’dan sonra Bilbao sokaklarında yapacak pek fazla bir şey olmadığını görüyoruz. Şansımızı bir süre zorladıktan sonra, paşa paşa otelimize dönüyoruz.

 

GUGGHENHEIM

Sabah Serhan’ın bize yaptığı şaka nedeniyle, “uzun” bir bekleme sonrası yağmurda kahvaltı edecek bir yer aramaktayız. Serhan’ın kafasında dün gece gözüne kestirdiği bir fırın var, onu arıyor, ben ise Pintos barlardaki kahvaltıyla gayet mutlu olabilirim. Sonuç olarak kahvaltı edemediğinden, kan şekeri düşmüş, asabi Ceylan’la tanışan Serhan, Bertiz’den aldığı çörekleri ve kahveyi özenle önüme diziyor. Birkaç dakika içinde kan şekerim dengeleniyor ve neşeli Ceylan geri geliyor.

Kahvaltıdan sonra otelden eşyaları alıp, arabaya geliyoruz. Bir de bakıyoruz ki; yağmurdan ıslanmaması için naylon bir zarfa konularak, özenle sileceğe sıkıştırılmış 60 Euro’luk bir park cezası… Arabayı park eden Serhan olduğundan biraz yüzü düşüyor, hemen gırgıra vurup, geçiştiriyoruz ve bir otoparkı olmasını umarak Gugenheim müzesine doğru yola çıkıyoruz. Tabii ki müzenin otoparkı yok, biz de yakınlardaki bir alış veriş merkezine park ediyoruz. Hava soğuk ve yağmurlu tam müzelik…

Uzaktan parlak bir kurdele yığınını andıran, bu tatilin ikinci Frank Gehry şaheseri, muhteşem Guggenheim müzesi yağmurun grisine bürünmüş olarak karşılıyor bizleri… Amerikalı Guggenheim vakfının, dünyanın çeşitli yerlerindeki beş müzesinden bir tanesi olan Guggenheim Bilbao da diğerleri gibi çok değerli bir modern sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Sabit serginin yanı sıra biz oradayken Jeff Koons ve Jean Michel Basquiat gibi kült sanatçıların sergilerini de görme imkanı buluyoruz. Jeff Koons’un 56 milyon dolar’a satılan “puppy”si de bu serginin bir parçası… Dünyanın yaşayan bir sanatçıya ait, en pahalıya satılan eseri olma özelliğine de sahip olan “Puppy”, aslen dev, parlak bir şişme köpek, hani balondan köpek yaparlar, hah işte o… Modern sanat zaman zaman zorlayıcı olsa da, gözlemlemesi bana hep çok zevkli gelmiştir… Ancak bu eseri görünce, çok da anlam veremediğimi itiraf etmek istiyorum… Tek düşünebildiğim “Monet’in, Renoir’in, Van Gogh’un falan mezarlarında takla atmış olabilecekleri” oluyor… Okan “puppy”i gördükten sonra, isyan ederek, müzenin kafesinde gaspacho içmeye gidiyor… Biz de turumuzu tamamlayıp, kafede birer bira için buluşuyoruz.

Yola çıkmadan önce Bilbao’da son bir pintos keyfi için yakınlardaki Batzoki Abando’ya gidiyoruz. Burası nispeten daha modern bir Pintos bar, hoş bir yer ve yediklerimiz dün gecekilerden daha rafine… Artık yol için hazırız…

BERMEO

Hafif puslu ve yağmurlu havada, dağ yollarından Atlantik okyanusuna doğru yol alıyoruz. Bu öyle bir manzara ki; arabada oturmuş sessizce pencerelerden gözümüze yansıyan yemyeşil dağ manzarasını izliyoruz. Zaman zaman yol kenarından yürüyen bir avcı ya da sepetleriyle pusların içinde mantar toplayan birileri manzarayı daha da atmosferik bir hale getiriyor. Nefessiz izliyoruz…

Az sonra okyanus pusların arasında kendini yavaş yavaş gösteriyor. Bu sefer de Atlantik manzaralarını izleyerek, rotamızdaki ilk balıkçı köyü olan, Bermeo’ya varıyoruz. Burası dev bir dalgakıranla okyanustan koparılmış, resim gibi bir liman köyü… Biz dalgakıranın üzerinde yürürken, yağmur duruyor ve bulutların arasından yüzünü gösteren güneşle, hava birden ısınıyor. Yürüdükçe okyanusun sesi ve manzarası büyülüyor hepimizi… Açıkta bir petrol istasyonu var güneş vuruyor istasyona… En uca kadar yürüyüp, biraz oturuyoruz, yengeçleri izliyoruz. Sabrina onlara akşam kendilerini nasıl yiyeceğini anlatıyor… Bu arada, oturduğumuz yerden köye bakarken, köyün öbür ucunda, kayalıkların üzerinde harika görünen bir mekan görüyoruz, ne olduğunu anlayamasak da, o kadar güzel görünüyor ki gidip bir bakmaya karar veriyoruz. Dalga kıranı geri yürüyüp sağdan yukarı saparak, bir parktan geçiyoruz. Etraftaki “anti-fascista zona” yazıları bana kendimi iyi hissettiriyor. Sonunda parkın en ucunda alabildiğine okyanus manzaralı bir kulübeye ulaşıyoruz. İçeride gençler bira içip maç izliyorlar. Duvarda bir gitar asılı… bu adeta bizim kır kahvesinin Bask versiyonu…

Biz gelince herkes bir ayaklanıyor, oturan gençlerden biri barın arkasına geçiyor… Biz ne varsa onu alırız filan derken; barın arkasındaki muhteşem Riojalar dikkatimizi çekiyor. Hangisini istersek kadehle alabileceğimizi söylüyor… Beylere orada yerel olarak üretilen artizanal biraları gösteriyor. Organik deniz tuzlu cipsler için çok şık bir tabak, bira için soğutulmuş bardak, şaraplar için de zarif kadehler çıkarıyor. Bu salaş yerde bu şıklık bizi derinden etkiliyor. Sohbet sohbeti açarken bize servis yapan çocuk bize Türkçe birkaç kelime parçalamaya başlıyor; meğer arkadaşı İzmirli bir kızla evliymiş… Dünyanın küçüklüğü karşısında gülümseyerek, kendimizi önümüzde serilen sonsuz Atlantik manzarasına bırakıyoruz. Bu öyle bir manzara ki insana yaşadığı için şükrettiriyor.

SÖRF CENNETİ MUNDAKA

Bermeo sonrası geceyi geçireceğimiz, Mundaka’ya geliyoruz. Mundaka’ya girer girmez, karanlık çökmüş olmasına rağmen; ıslak giysileri ve sörf tahtalarıyla saçlarını savurarak etrafta yürüyen seksi sörfçüler karşılıyor bizi… Evet burası Bask sahilinin önemli bir sörf merkezi ve fantastik bir yer… Akşam yemeğini tam hayalimizdeki gibi salaş bir balıkçıda olan Asador El Bodegon’da yemeye karar veriyoruz. Akvaryumdaki ıstakozu gözümüze kestiriyoruz, fakat restoranın sahibi kilosu 85 Euro deyince vazgeçiyoruz. Genelde 50-65 Euro bandında olan ıstakoza verilen bu yüksek fiyat aslında gecenin devamına dair bir mesaj içeriyor ama bizim keyfimiz o mesajı almayacak kadar yerinde… Küçük porsiyonlarda birbirinden farklı bir sürü deniz ürünü ve bol bol salata söylüyoruz… Bu arada istiridye de ısmarlıyoruz, 5 adet varmış, onları getiriyorlar. Fakat istiridyeler bozuk, garsonumuz olan sevimsiz kadına bu durumu söylediğimizde, gayet normal karşılıyor, “ha olabilir, pardon” diyerek kalan istiridyeleri alıyor masadan… Ancak sonra bozuk istiridyeleri de hesaba eklediklerini görüyoruz. Buradaki son kriz de hesabı ikiye bölmek istediğimizde, bunun mümkün olmadığını söylemeleri oluyor.

Sonuç olarak kötü servis ağzımızın tadını hafifçe kaçırsa da üzerinde çok durmuyoruz. Nasılsa Trip Advisor var…

MUNDAKA’DA SABAH

Sabah kahvaltıdan önce sörfçüleri izlemek için sahile gidiyoruz. Hava puslu, okyanus dalgaları dev gibi; yine de suyun üzeri, her biri tahtalarının üzerinde durmak için uğraş veren, onlarca sörfçü ile dolu… O kadar insandan sadece 1-2 kişi tahtanın üzerine çıkıp, bir dalga yakalamayı başarabiliyor. İzlemesi çok keyifli, yapması çok çok zor görünüyor…

Kahvaltıyı içerideki minik limanın kıyısındaki Hotel el Puerto’da yapmaya karar veriyoruz, çünkü buradaki yerel kalabalık bizi kendine doğru çekiyor. Yaşlı Bask erkeklerinde oluşan, çoğu bölgenin geleneksel siyah şapkalarından takan bir sürü beyefendi… Barda kahvaltı siparişini vermeye çalışırken burnuma çalınan viski kokusu ile kendime geliyorum. Kafamı çevirdiğimde yanımdaki bar taburesinde oturan, oldukça yaşlı bir amcanın önünde duran koca bir kadeh viski ile haşır neşir olmakta olduğunu görüyorum, saat 9.30… Dışarıdaki bir grup amca da en ağırından, derin yağda kızarmış pintoslarla biralarını yudumlayarak, çok keyifli bir sohbete dalmışlar… Biz de taze çıkmış, sıcacık tortillalarımızla, mis kokulu kahvelerimizi içerek bütün bu alışılmadık insan manzaralarını izliyoruz… Ortamda yabancı olan tek şey biziz… Her şeyin yerel olması, herkesin birbirini tanıması hoşuma gidiyor… Basklar çok içiyorlar ve genellikle ağır yemekler yiyorlar; ama bir yandan da doğa ile çok barışıklar, doğanın bir parçası olduklarını unutmamışlar. Onları bu kadar zinde tutan şey bu olsa gerek…

GUERNICA VE PICASSO

Bugün Abdoul’le buluşmak üzere San Sebastian’a gideceğiz. Ama onunla buluşana kadar dolu bir programımız var. Öncelikle en önemli Bask kentlerinden bir tanesi Guernica’ya gidiyoruz. “Burasının adını nereden duymuştum?” diye düşünüyor olabilirsiniz. İspanyol iç savaşı sırasında, çok ağır bir hava bombardımanına maruz kalan Guernica, dünya da Picasso’nun bu katliama adanmış, meşhur siyah-beyaz “Guernica” tablosuyla tanınır.

Tablonun hikayesi çok çarpıcıdır. Diktatör Franko, Alman ordusunun havadan bombalama denemesini Guernica isimli Bask köyü üzerinde yapması için izin verir. Guernica bombardımanı, daha sonra II. Dünya Savaşının da kaderini belirleyecek olan, dünyanın ilk havadan bombalama örneklerinden bir tanesi olarak bilinir. Tam olarak 3 gün sürer. Bask hükümetinin kayıtlarına göre, katliam sonunda beş bin nüfuslu Guernica’da 1654 kişi ölmüş, yaklaşık dokuz yüz kişi de yaralanmıştır. Katliam haberi Paris’e ulaştığında, Picasso İspanyol hükümetinin 1937’deki dünya fuarı için kendisine sipariş ettiği iş için konu düşünmektedir. Bu trajik hikaye onu derinden etkiler ve tablo konusu olarak Guernica’yı seçer. Guernica trajedinin güçlü bir şekilde anlatılabilmesi için tamamen siyah beyaz olarak çalışılır. 3.5 m-7.8 m boyutuyla görkemli bir eser olarak dünya aydın çevrelerini sarsar ve politik olarak da ses getirir. Dünyanın en önemli savaş karşıtı eseri olarak kabul edilen Guernica tablosu Franko devrilene kadar İspanya’ya giremez, ama tüm dünyayı dolaşır. 1981’den bu yana da Madrid’deki Museo Nacional Centro de Arte’de sergilenmektedir.

BASKLAR VE SOSYALİZM

Guernica, ezelden beri sosyalist olan Bask bölgesi için en önemli şehirlerden bir tanesi, çünkü Basklar için önemli bir sembol olan Guernica ağacı ve bölgesel halk meclisi burada yer alıyor. Eski çağlardan bu yana Bask halkının ileri gelenleri buradaki antik meşe ağacının altında toplanarak, bir meclis oluştururlarmış. Bu meşe ağacına da Guernica ağacı adı verilmiş Bask bağımsızlığının en önemli sembolü olarak kabul edilen, Guernica ağacı, zaman içinde öldükçe yanına yenisi dikilmiş, bu adet özenle korunmuş. Eski orijinal ağaçtan geriye kalan parçalar da yerinde görülebiliyor. Bölgenin düzeni, neredeyse ilk çağlardan bu yana, katılımcı demokrasi ile sağlanıyor. Bölgesel meclis de günümüzde aktif ve ziyarete açık… Meclisin içindeki vitraylı odanın tavanındaki resim aslında Baskların sosyalist kültürünü anlatmaya yetiyor. Meclise aktif bir biçimde katılan meslek gruplarını temsil eden balıkçılar, çiftçiler ve madenciler devasa tavan vitrayındaki yerlerini almışlar… Günümüzde İspanya’nın Bask bölgesi kısmi olarak özerk bir bölgedir ve başkanları hala yeminlerini bu mecliste ve bu ağacın altında etmeye devam ediyor.

LEKETIO

Guernica sonrası dağın üst kısmında kalan Lomo’ya da bir göz atıyoruz. Yaşlıların oturduğu tatlı meydanıyla tipik bir köy Lomo, ama yapılacak pek bir şey yok.

Abdoul’le öğleden sonra San Sebastian’da buluşacağımız için fazla vakit kaybetmeden yola çıkıyoruz.

Yol üzerinde, Bask sahilindeki güzel balıkçı köylerinden biri olan Leketio’ya uğruyoruz. Burası beklediğimden daha büyük ve kalabalık… Koyun dar ağzından limana balıkçı tekneleri giriyor sırayla… Taptaze okyanus balıkları tezgahlarda… İnsanlar güneşli havanın tadını çıkarmak için kendilerini sahildeki Pintxos barlara atmışlar… Her taraf cıvıl cıvıl… Etraf kalabalık ama bu bir turist kalabalığı değil, çoğunlukla yerel görünüyor… Biz de sahildeki Serenga isimli Pintxos barda bir şeyler içiyoruz. Leketio’nun bir de plajı var, ama koyun en iç tarafında kaldığı için okyanus dalgalarını almıyor.

Burayı çok seviyoruz ama arkadaşımızı daha fazla bekletmemek için, artık yola çıkmamız gerekiyor… Bekle bizi San Sebastian…