ROMA’YA GİRİŞ 101

Roma tren garının karmaşasından zorlukla sıyrılıp, bulduğumuz bir kapıdan kendimizi dışarı atıveriyoruz. Kapının önünde sıralanmış taksilere yaklaşıp, Vatikan’a gitmek istediğimizi söylüyoruz, ilk taksici ters bir surat ifadesiyle 40 Euro diyor. “Taksimetre yok mu” dediğimizde; “bu özel bir araba” diyerek yapıştırıyor cevabı. Onu geçip bir arkasındakine soruyoruz, benzer bir diyalog sonrası, sebebini sorduğumuzda, “orası başka bir ülke olduğu için, özel fiyatlandırması var” gibi saçma bir açıklama yapıyor.

Alternatif ulaşım yolları bulmak için garın içine geri girdiğimizde, garın ana kapısının solumuzda olduğunu keşfediyoruz, yani asıl taksi durağı buradaymış… Sıraya girip taksimetresi olan düzgün bir taksiyle, 10 Euroya ulaşıyoruz B&B’mize… Her yol Roma’ya çıkar çıkmasına, ama Roma’ya nasıl çıktığınız da önemli…

 

SAN ANGELLO KÖPRÜSÜ ÜZERİNDE BÜYÜLÜ BİR AN

Tiber nehri kıyısına yapılan minik bir yürüyüş sonrasında, karşıya San Angello kalesinin hizzasındaki 2000 yıllık Ponte Sant’Angello’dan geçmeye karar veriyoruz. Köprü 2000 yıl önce imparator Hadrian tarafından yaptırılmış ancak üzerindeki melekler, veba salgınını bitiren melek onuruna 400 yıl önce konulmuş. Köprünün tam ortalarına geldiğimizde, çeşit çeşit insan manzaralarını izlemek için duruyoruz; aşıklar, kavga eden bir çift, taklit çanta satan iki siyahi adam, çeşitli işportacılar, gürültülü Amerikalılar ve Pink Floyd çalmakta olan orta yaşlı ve çok havalı iki amca… Kulağımdaki “Shine on you” nağmeleri ve köprüye düşen, sapsarı akşam üzeri güneşi büyülü bir hava yaratıyor…

 

PANTHEON

Roma gerçekten de büyülü ışığı, her köşe başında rastlanılan tarihi kalıntılarıyla bir tiyatro sahnesini andırıyor. Nefis bir ilkbahar akşamının cıvıl cıvıl insan kalabalığı eşliğinde, Pantheon’a doğru yürüyoruz.

Pantheon’a vardığımızda, iki bin yıllık sütünlarına yaslanıp, “iki bin yılda başka kimler bu sütunlara yaslanıp neler düşünmüştür?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum… İçerisi ise çok sade bir ferahlık duygusu veriyor insana, kubbe öyle yüksek ki insan kendini küçücük hissediyor… Tam tepede 8 metre genişliğinde bir açıklık bulunuyor ve yalnızca bu açıklıktan içeriye ışık girebiliyor. Günün saatlerini de buradan içeriye süzülen ışığın, sürekli değişen düşüş açılarından tahmin etmek mümkün … Bir diğer inanışa göre de bu açıklık içeride bulunan kötü ruhların dışarıya çıkması için yapılmış…

Sonra bir akşam üstü içkisi için Pantheon’un karşısındaki barlardan birine oturuyoruz. Bu kadar eski ve korunmuş bir şehirde olmak insana kendini doğa ve zaman karşısında aciz hissettiriyor. Düşünsenize, Pantheon 2000 senedir orada ve aslında pagan inancın önemli bir simgesi… Ne Pantheon’u inşa edenler, şu anda buradaki atmosferi tahmin edebilirlerdi; ne de biz öncesini ya da sonrasını biliyoruz. Önemli olan bugün burada olmamız yalnızca…

Anın tadını çıkarmaya  zil çalan karnımıza kulak vererek devam ediyoruz ve Pantheon civarında tavsiye edilen iki trattoriadan biri olan Da Fortunato’ya gidiyoruz. Çok ama çok güzel bir şişe Montepulciano eşliğinde birer tabak “pasta” ısmarlıyoruz. Bu basit, lezzetli ve romantik menü bize yorgunluğumuzu unutturuyor.

 

ÜÇ YOLUN KESİŞTİĞİ YERDE AŞK ÇEŞMESİ

Yemek sonrası birer dondurma eşliğinde eski şehri minik sokaklarda kaybolarak keşfetmeye devam ediyoruz ve ara sokaklardan ilerlerken karşımızda “Fontana di Trevi”, nam-ı diğer “aşk çeşmesi” olanca görkemiyle beliriveriyor. Bu kadar görkemli bir yapının, bu kadar minik bir meydana konuşlanmış olması etkiyi iki katına çıkartıyor. Tre Vie italyancada üç yol demek, çeşme üç yolun birleştiği noktada olduğundan bu ismi almış. Her detayı ayrı bir sanat eseri olan çeşme, Roma’nın simge yapılarından bir tanesi. Bir efsaneye göre eğer Aşk Çeşmesine sağ elinizle, sol omuzunuzun üzerinden para atarsanız Roma’ya yine gelmeyi garantilemiş oluyorsunuz. Çeşme aynı zamanda Roma’nın önemli bir hayratı diyebiliriz, zira her hafta binlerce euro buradan çıkartılarak, yardıma muhtaç insanlara ulaştırılıyor.

 

 

MICHELANGELLO İNSANSA BEN NEYİM?

Ertesi sabah, önceden internetten yaptığım randevu sayesinde, elimizi kolumuzu sallayarak Vatikan müzesine giriyoruz, insanların kilometrelerce kuyruk olduğu müzeye bu şekilde girebilmek gerçek bir ayrıcalık… Vatikan müzesi, tarihi ve sanatsal zenginlikler açısından baslı başına bir dünya mirası… Burada girdiğimiz her oda, gerçek birer sanat eseri; ayrıca binlerce tablo, heykel ve freskler insanın başını döndürüyor…

En sonunda meşhur Sistine şapeline geliyoruz, Papa IV. Sixtus tarafından 1475 yılında yaptırılan şapel, eskiden Kudüs’te bulunan Süleyman’ın tapınağı ile aynı ölçülere sahip… Bugün ise şapelin içi mahşer yeri gibi; binlerce kişi var. Güvenlik görevlileri 3 dakikada bir “şşşşşt” diyerek, heyecana kapılan kalabalığı uyarıyorlar, bu “şşşt” sesi bile ortama ayrı bir ahenk katıyor.

Freskler öyle inanılmaz görünüyor ki insanda saatlerce bakıp, ezberleme isteği yaratıyor.  Yılda 4,5 milyon insan tarafından ziyaret edilen şapelin yapımında Boticelli gibi zamanın en önemli sanatçıları görev almış, ancak tavan fresklerini boyama görevi Michelangello’ya verilmiş. Şapelinin tavanı üç farklı dizinden oluşuyor; birincisi kemer altları ve üçgenler, bunların içlerinde İsa’nın ataları yer alıyor. İkinci dizinde yedi peygamber ve beş kadın kahin resmediliyor. Orta koridorunda ise İncil’de anlatıldığı şekliyle, yaradılışın dokuz öyküsü bulunuyor. Michelangello’nun boyadığı bu muazzam tavan fresklerinin içinde en bilinen sahne 4. sırada, tavanın tam ortasında yer alan “Adem’in yaratılışı” sahnesi; hani şu meşhur birbirine değmek üzere gibi duran iki el… Ama aslında bu mükemmel resim sadece ellerden ibaret değil; bu sahnede Adem toprağa çıplak olarak uzanmış, Tanrı ise gökten Adem’e hayat vermek üzere elini uzatmış olarak görülüyor.

Michelangello, tavanı tamamladıktan yıllar sonra Vatikan kendisinden giriş kapısının bulunduğu duvara da “Son Yargı”yı resimlemesini istemiş. Bunun üzerine 1534’te Roma’ya gelen büyük usta, kendisinden istenen sahneyi büyük uğraşlar vererek, 1541’de bitirmiş. Tarzı tavan fresklerinden oldukça farklı görünen “son yargı”, çıplak sahneleriyle Vatikan’ın şimşeklerini üstüne çektiğinden; daha sonra çıplak vücutlar incir yapraklarıyla hafifçe kamufle edilmiş.

Neredeyse üç boyutlu gibi görünen fresklerin, bir “insan”ın eliyle yapılmış olması inanılmaz. Sistine sapelini gördükten sonra, aklıma şu soru şiddetli bir şekilde takılıyor; “Michelangello insansa ben neyim?”.

 

Vatikan-muzesi-merdivenler

 

 

CAMPO DI FIORI: 2000 YILLIK KALINTILARIN ÜZERİNDE OTURUP SPAGETTİ Mİ YEDİM BEN?

Vatikan Müzesinden büyülenmiş ve aç bir şekilde çıkıyoruz. Öğle yemeği için harika bir zamanlama olduğunu düşünerek, Campo di Fiori’ye geliyoruz. Burası meydanda kurulan pazarın yanı sıra, çevresindeki birçok güzel restoran ve kafe ile de ünlü. Önceleri at pazarı ve idamların gerçekleştirildiği meydanken; Papa IV. Sixtus tarafından bugünkü haline getirilmiş. Pazarın bir köşesinden içeri girdiğimizde bizi enfes bir mini meydan karşılıyor, meydanın adı Piazza del Biscione. Bu minik meydana hakim tek restoran olan, Ristorante Da Pancrazio sanki köşeden bize göz kırpıyor, hiç düşünmeden bu tipik Roma manzarasındaki yerimizi alıyoruz. Hava hafif yağmurlu olduğu için dışarı açılan pencerelerin içindeki minik masalardan birine oturuyoruz. Birer kadeh şarap, ben tipik bir Roma yemeği olan Spagetti Cacio e Pepe; Okan da Carbonara söylüyor; ortaya da taze kuşkonmaz… Bu tipik menüyü mümkün olan en yavaş şekilde, tadını maksimum çıkararak yiyoruz.

Yemek boyunca bir çok insanın gruplar halinde aşağı inmesi dikkatimizi çekiyor, nedenini sorduğumuzda, aşağıda Sezar zamanından kalma Teatro Pompey’in kalıntıları olduğunu öğreniyoruz. Restoranın broşüründe yazılana göre bu kalıntıların hikayesi şöyle; General Pompeius Yunanistan’da mermer bir tiyatro görür ve döndüğünde Roma’da da buna benzer bir tiyatro yaptırmak ister. Kapasitesi Vatikan kayıtlarına göre 27.580 kişi olan tiyatro, güzelliği nedeniyle Romalılar tarafından çok tercih edilen bir yer olur. Pompeius tiyatronun ön kısmında, bir de meclis yaptırır, böylece senatörler aralarda ya da performanslar esnasında, burada devlet meselelerini tartışabilirler. Yine broşüre göre, Brütüs’ün, Sezar’ı öldürdüğü meclis de burasıymış, bu bilginin doğru olup olmadığını tam bilemesem de, 2000 yıllık kalıntıların üzerinde iki saattir her şeyden habersiz spagetti yemekte olduğumuzun farkına varmak; paha biçilmez…

 

TRASTEVERE

Bu eşsiz öğle yemeğinden sonra bir tramvaya atlayıp Roma’nın yeni hip mahallesi Trastevere’ye gidiyoruz. Antik zamanlarda bağlar, çiftlikler ve villalarla dolu olan Trastevere, yakın zamana kadar işçi sınıfının yaşadığı tipik bir Roma mahallesiyken, son yıllarda emlak fiyatlarının artması ve evlerin hızla el değiştirmesi sebebiyle çehre değiştirmeye başlamış. Bugün Arnavut kaldırımlı sokaklara yayılan kafeler, tratorialar, pizzerialar, barlar ve bitmeyen flörtöz bir neşe var Trastevere’de…

Vakti uydurabilirseniz burada görülebilecek yerler arasında en önemlilerinden biri, içinde Rafael’in fresklerini barındıran Villa Farnesina; bizim gibi zamanlamayı tutturamadıysanız, meydandaki Santa Maria di Trastevere kilisesi ve içindeki 12. ve 13. yüzyıllara ait freskler görülmeye değer. Sonra kendinizi ister istemez güzelim kafelerden birine atacaksınız nasılsa, Trastevere gecesi havadaki neşeli uğultusuyla oldukça davetkar.

 

St-Angello-koprusu-Roma

 

 

İSPANYOL MERDİVENLERİ NEREYE ÇIKIYOR?

Sabah kahvaltımızı otelimiz yakınlarındaki Feliziani’nin eşsiz çörekleri ve nefis kokulu espressosuyla yaptıktan sonra İspanyol merdivenlerine gidiyoruz. Turist kalabalığını zorlukla yararak yukarı doğru çıkıyoruz, açıkçası ben bu merdivenlerin yukarısında ne olduğunu hep merak etmişimdir. Herkes önünde resim çektirir ama yukarısında ne olduğu hiç konuşulmaz. Yukarıda ne mi var? Nefis bir Roma manzarasını takiben; harika, yemyeşil, kocaman bir park…

Parkı boydan boya yürüdüğümüzde diğer ucunda paha biçilmez mitolojik heykellere ev sahipliği yapan Villa Borghese bulunuyor. Büyük bir heyecanla sıraya giriyoruz. Sıra alışılmadık bir şekilde hızla ilerliyor ve sıra bize geldiğinde görevli hızlı bir el hareketiyle bizi durdurup, “bugünlük bu kadar” diyor. Bugün Villa Borghese’yi gezecek olan son şanslı grup önümüzden akıp gitmiş oluyor böylece. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ikna edemiyoruz ve “bir dahaki sefere” diyerek, Villa Borghese’ye veda ediyoruz.

 

COLOSSEUM VE MICHELANGELLO’NUN HZ MUSA HEYKELİ

Sıradaki hedefimiz Roma İmparatorluğunun en büyük amfi tiyatrosu elli bin kişi kapasiteli Colosseum… Yapımı on sene süren ve M.Ö. 80 yılında açılan Colosseum’un açılış törenleri yüz gün sürmüş, ve yine sadece bu açılış törenlerindeki gösterilerde 5000’den fazla vahşi hayvan ve birçok da insan öldürülmüş. Eğlenceler arasında aslan ve fil öldürmek, günlerce aç bırakılan ayıları silahsız insanların üzerine salmak, tabii ki gladyatör dövüşleri ve arena su ile doldurularak yapılan vahşi deniz savaşları varmış. İnsanların içindeki vahşetin bu şekilde bir eğlence olarak ortaya çıkması, 50.000 kişinin oturup bunu büyük keyifle izlemesi gerçekten ilginç… Belki bir bakış açısına göre vahşi olduğunu gizlememek bir çeşit dürüstlük olabilir ya da bir çeşit güç gösterisi… Bütün bunları hayal etmeye çalışarak, Colleseum’u geniş açıdan gören bir nokta bulup yan yana çimlere uzanıyoruz, fonda masmavi gök, önümüzde Colleseum bir süre sessizce duruyoruz.

Daha sonra, Colloseum’un karşısındaki merdivenlerden çıkarak,  Michelangello’nun önemli eserlerinden biri olan Hz.Musa Heykeli’nin bulunduğu San Pietro in Vincoli kilisesini aramaya koyuluyoruz. Çok turistik olmadığını yol sorduğumuz hiç kimsenin kiliseyi bilmemesinden anlıyoruz ve bu da bizi içten içe mutlu ediyor. Roma ile ilgili, her turistin bildiğinden farklı bir hikaye ile karşılaşacak olmak heyecan verici…

Papa II. Julus’un mezarı için Michelangello’ya dev bir heykel siparişi verilir. Uzun süren çalışma esnasında proje hem Vatikan’ın ayırdığı bütçe, hem de başka sebeplerden bir çok kez müdahaleye uğrar, zaman içinde şekil değiştirir. Sonunda ortaya çıkan, sipariş edilene göre çok daha küçük çaplı bir eser olur.

Merkezdeki Hz. Musa, her an vücuda gelecekmişçesine canlı ifadesiyle gerçekten etkileyici görünüyor. Bu öyle bir ifade ki; sadece bu yüz ifadesini çözmek için 1913’te Sigmund Freud, bu kilisede 3 hafta geçirmiş, ancak sanat dünyası tarafından halen tartışılmakta olan surat ifadesinin ne anlama geldiği ile ilgili, belirgin bir teori benimsenememiştir. Heykeli gördükten sonra, okuduğum açıklamalar içinde benim en benimsediğim ise şu oldu; iki mermer sütun arasında oturmakta ve sağ elinin altında on emirin yazılı olduğu bir tableti tutmakta olan Hz Musa belirgin damarları, sinirli duruşu ve kızgın bir surat ifadesiyle görülmektedir, bu da aslında çalışmayı yaparken sürekli müdahaleye uğrayan Michelangello’nun kendi surat ifadesinin bir yansımasıdır. Nitekim çalışma söz konusu mezarın bir parçası da olmaz hiçbir zaman ve bu kiliseye yerleştirilir.

aşk-cesmesi-detay

 

PIAZZA NAVONA

Roma’da zaman içinde dönüşen bir çok yapı gibi, Piazza Navona da halka açık oyunların izlenebildiği bir arenadan dönüşerek bugünkü halini almış. Bu arenaya ait orijinal kalıntılar bugün Piazza Tor Sanguigna tarafında gezilebilir. 15. yüzyıla kadar kendi haline bırakılan ve son döneminde bakımsızlıktan dökülmekte olan bu stadyum dönüştürülürken geniş meydanın çeşitli noktalarına birkaç çeşme sipariş edilir. Bunların en önemlilerinden biri bugün meydanın ortasında yer alan, Bernini’nin Fontana dei Quatro Fiumi – dört nehrin çeşmesi şeklinde Türkçeye çevrilebilir – Nil, Ganj, Tuna ve Plata nehirleri üzerinden o yıllarda bilinen dört kıtaya atıfta bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra, meydanın güney tarafındaki Fontana del Moro ve kuzey ucundaki Neptün’ü deniz canavarıyla savaşırken gösteren meşhur Fontana del Nettuno, sarı akşam üstü güneşi vurdukça daha da güzel görünen siluetleriyle biz ölümlüleri büyülemeye devam ediyor. Etraftaki kafeler insan cıvıltılarıyla dolup taşarken, meydanda da çeşitli gösteriler ve konserler gerçekleşiyor.

 

CARPE DIEM: BİR ŞEHRİN KÜLTÜRÜ

Buradan oturup izlediğimde, Roma’nın neden Carpe Diem -anı yaşa – felsefesini bu denli benimsemiş bir şehir kültürü olduğunu daha iyi anlıyorum.

Binlerce yılın birikimi olan, binlerce eser ve tüm bu eserlerin hikayeleri insana ne denli geçici olduğunu hatırlatmak için var adeta…

Yeni bir şeyler inşa ederken bile, orada bulunan önceki esere dair kalıntıyı yine de korumanın en önemli amacı bu olmalı; “insana geçiciliğini hatırlatmak”…

İnsanoğlunun genel yanılgısı olan “kendini çok fazla önemseme” ve “hayat hiç bitmeyecekmişçesine hırslara kapılma” gibi davranışların ne denli saçma olduğunu anlayalım diye var Roma… İçinde yaşayan şanslı azınlığa her gün bu mesajı veriyor.

Sokaklarında dolaşırken, Roma’nın her köşesinin hikayesini öğrenmek dinlemek ve hikayeden geriye kalanları görmek; kahramanlarının geçtiğini; hikayelerin ve eserlerin kaldığını; dolayısıyla da ne denli geçici olduğumu hatırlattı bana. Böylece yaşadığım anın önemini kavradım, en azından Roma gezim boyunca… Bu özelliğiyle Roma kutsanmış ve Romalılar kurtarılmış…

 

Bu yazı Hürriyet Seyahat’te yayınlanmıştır.

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/28974054.asp

 

FAYDALI ADRESLER: 

Müze biletlerini önceden ayırtmak için:

http://www.rome-museum.com

 

RESTAURANTLAR:

TRATTORIA DEL PANTHEON DA FORTUNATO

Via del Pantheon, 55

Tel: 06 6792788

www.ristorantefortunato.it

 

DA PANCRAZIO

Piazza del Biscione 92/94

Tel: 06 6861246

www.dapancrazio.it

 

RISTORANTE PIPERNO

Monte de’Cenci, 9

Tel: 06 6861113

www.ristorantepiperno.it

 

RISTORANTE DITIRAMBO

Piazza della Cancelleria 74-75

Tel: 06 6871626

www.ristoranteditirambo.it

 

CAFE/BAR:

ENOTECA IL PICCOLO

Via del Governo Vecchio, 74-75

 

CAFE GRECO

Via Condotti, 86

http://www.anticocaffegreco.eu