İstanbul’dan Moskova’ya doğru uçarken, beşikte tavşanına sarılmış uyumakta olan kızımıza bakıp; önümüzdeki 3 gün bizi nelerin beklediğini düşünerek heyecanlanıyoruz. Bu seyahat bir arkadaş ziyareti olduğundan, ev rahatlığında olacağız; ancak henüz 9 aylık olan kızımızın seyahat performansını ilk defa göreceğiz…

İnince uzun bir yürüyüş sonrasında, uzun mu uzun bir pasaport kuyruğu bizi karşılıyor. Az sonra yanımıza yaklaşan bir görevli bize Rusça bir şeyler söylüyor. İlk önce anlamasak da, biraz sonra anlıyoruz ki Moskova’da çocuklu ailelerin rahatça geçmesi için ayrı bir kuyruk uygulaması varmış… Yaşasın çocuk dostu ülkeler…

 

MOSKOVA TRAFİĞİ VE İLK İZLENİMLER

Sevgili arkadaşlarımız Özlem ve Tunç’un havaalanından bizi alması için organize ettiği arabamızın şoförüyle buluşup, saatler süreceğini henüz bilmediğimiz bol trafikli yolculuğumuza başlıyoruz.

 

İstanbul’da çok trafik olduğunu mu düşünüyorsunuz? O zaman Moskova’yı henüz görmediniz demektir. Binlerce araba, geniş bulvarlarda, gıdım ilerlemeyen trafikte öylece bekliyor… Tüm şoförler son derece sakin görünüyor, tabii sükunet kabullenmeyle başlıyor. Alışkın olmadığımız için arka koltukta, fenalık geçirmek üzereyken nihayet şehir merkezine geliyoruz… Komünist dönemden kalma dev gibi bulvarlar ve yüksek binalar tam da hayal ettiğim gibi görünüyor…

 

Az sonra havalı mı havalı Tverskaya mahallesinde bulunan evin önünde duruyoruz ve sevgili Tunç bizi karşılıyor… Çok değil 5 dakika sonra Lal’in parkını balkona kurmuş, biraları açmış, önümüzdeki muhteşem yeşilliği izleyerek sohbet etmeye başlamıştık bile… Lal, Tunç’u gördüğü an itibariyle fazlasıyla neşelenerek, evin içinde deli gibi emekliyor. O da bizim gibi evinde hissediyor belli ki…

 

HAVALI TVERSKAYA

Akşamüzeri Özlem işten geliyor. Hep beraber mahalle barı Receptor’un dışarıya koyduğu minderlerine oturup, birer “hoşgeldin proseccosu” eşliğinde günlük güneşlik havanın tadını çıkarıyoruz…

İçkilerimiz bitince güzeller güzeli park; Patriarch’s Pond’un içinden geçerek eve dönüyoruz. Bu park adını ortasındaki minik göletten alıyor. Şu an Moskova’da yüz yılın en sıcak Mayıs’ı yaşandığından bu gölette ördekler yüzüyor olsa da; kışın gölet donuyor ve üzerinde buz pateni yapılabiliyor.

Tverskaya mahallesine adını veren geniş cadde, çarlık döneminde St Petersburg’a uzanan bir yol olarak planlanmış. Çarlar Moskova’ya geldikleri zaman bu cadde üzerinde geçit törenleri olurmuş. Ancak Stalin döneminde caddeyi genişletmek bahanesiyle, Çarlık döneminden kalan binalar yıkılıp, yerine dev işçi konutları inşa edilmiş. Aslında bu binalar, Stalin’in, adına “Stalinist Gothic” de denilen masif ve anıtsal mimari tarzının bir başlangıcı sayılabilir…

Bugün lüks bir alışveriş caddesi olan Tverskaya Ulitsa’nın arkasında kalan Tverskaya mahallesi sakin, sevimli ve biraz bohem sayılabilir… Bu da mahalleyi keyifli bir hayat yaşamak isteyen herkes için çekici kılıyor. Mahalle bugün bir çok yazar ve sanatçının da yaşadığı hoş bir yer…

 

ESKİ BİR ÇİKOLATA FABRİKASINDAN BİR HİPSTER CENNETİ YARATMAK

Akşam yemeği için nehir kenarında eski bir çikolata fabrikasıyken bir kültür ve eğlence bölgesine dönüştürülen Red October Çikolata Fabrikasına gidiyoruz… Kafeler, galeriler, her çeşit restoran ve dikkat çeken barlarıyla; 24 saat yaşayan bu mahalle; Moskova’da sıcak bir Mayıs akşamüzeri için ideal bir yer…

Tunç ve Özlem’in bu gece bizim için seçtiği mekanın adı Bontempi… Şık bir İtalyan lokantası olan Bontempi’nin en ayrıcalıklı tarafı; Moskova nehri ve “Kurtarıcı İsa katedrali” manzaralı geniş bir terasının olması… Restoranın sahibi, şef Valentino Bontempi mutfağının başında olduğundan, bunun Moskova’da tadabilecek en iyi İtalyan yemeklerinden biri olduğu söyleniyor…

Her şey büyülü, tek sıkıntımız arabasında uyumayı reddeden, yol yorgunu, küçük kızımız… Neyse ki kriz büyümeden, onu nöbetleşe etrafta dolaştırarak, bu durumu idare edebiliyoruz.

Mayıs ayında ılık bir yaz havası ile bizi karşılayan Moskova şaşırtıyor. Hep soğuk ve karlı hayal ettiğim bu şehirde, böylesine güzel bir yaz gecesini Moskova nehrinin kenarındaki bir terasta yaşamak paha biçilmez…

 

BÜYÜK MOSKOVA YÜRÜYÜŞÜ

Günlük güneşlik bir Moskova gününe, en hafif kıyafetlerimizi giyip, yine Tverskaya’da bulunan çılgın pastalar yapan kafelerden birinde başladık. İsmi bile “I Love Cake” olan bu akıl almaz kafe, kahvaltıda tatlı sevenler ya da her daim tatlı sevenler için adeta bir cennet… Moskova’da gördüğüm kadarıyla muhteşem tatlı ve pastaları dev vitrinlere yığmak bir adet… Pastane ve kafe vitrinlerine bakan bir tatlı sever, gözü döneceğinden, bir seçim yapamayıp, çıldırabilir… İşte burası da öyle bir yer…

Kuşkonmaz ve parmesanlı nefis poşe yumurta ve üzerine de vitrindeki çılgın tatlılardan yemeyi ihmal etmiyorum. Lal daha geçen hafta ilk dişini çıkarmasına rağmen, ne verirsek yiyor; masadaki meyve ve özellikle de ekmeğe çıldırıyor. Bu sıkı ve bol kalorili kahvaltıdan sonra, artık Moskova’yı baştan sona yürümeye hazırız…

Rusya’nın ilk Mc Donalds’ının önünden geçerek (ki Sovyet dönemini hatırlayanlarınız için bu oldukça çarpıcı bir manzara) Tverskaya Ulitsa 14 numarada bulunan, Moskova’nın en meşhur şarküterisi Yesileyevski Food Hall’a geliyoruz… Burası Sovyet dönemde Gastronom No 1 olarak biliniyormuş. 1820’lerde bir çok ünlü yazar ve sanatçının katıldığı partileriyle tanınan bu malikane Prenses Volkonskaya’ya aitmiş… 1898’de Yesileev bu malikaneyi alarak bugünkü muhteşem dekorasyonu yapmış ve bu harika şarküteriyi yaratmış… Bugünkü hali bir şarküteriden çok biraz köhnemiş bir müzeyi andırsa da, Yesileyevski Food Hall elden geçtiği takdirde muhteşem bir alışveriş deneyimi sunma potansiyeline fazlasıyla sahip…

Az sonra meşhur Bolshoi tiyatrosunun önünde durmuş, hayranlıkla binayı izliyoruz. Binanın üzerinden tüm heybetiyle bize bakan at heykelleri büyüleyici… Bolshoi zaten Rusça’da büyük anlamına geliyor. Hayalimiz tabii ki buranın eski salonunda bir opera ya da baleyi izlemekti ancak hem Lal’i nereye bırakacağımızı bilemedik; hem de bunu düşünürken, bilet almakta geç kaldık. Eğer bilet almak isterseniz mutlaka erken davranmalısınız. (3-4 ay önce)

Tiyatro meydanından, Kızıl meydana doğru yürürken, sokakların cıvıl cıvıl, lüks dükkanların dolu, fiyatların fahiş ve tüm Rusların bayılana dek alışveriş ettiğini gözlemliyorum. Bunun üzerine Tunç, Rusların sürekli devalüasyon yaşamaları sebebiyle para biriktirmeye inanmadığı ve eline geçen parayı anında harcama kültürünün Rusya’da yaygın olduğunu anlatıyor. Hatta bizim seyahatimizden sonra Rusya’da bir devalüasyon daha oldu ve şimdi fiyatlar, biz turistler için çok da pahalı değilmiş, duyduğuma göre…

Uzaktan kulağımıza gelen marşlar eşliğinde, Kızıl Meydanın kapılarına geliyoruz, o da ne? Kızıl meydana girmek için bir güvenlik aramasından geçmemiz gerekiyor… Bu normal mi diye kendi aramızda tartışırken, bir de bakıyoruz; meydanın ortasına kocaman bir sahne kurulmuş, büyük bir devlet töreni yapılıyor. Kanımca Putin de orada ama seçemiyoruz uzaktan… Tören, Olimpiyatlarda madalya alan sporculara yapılan devlet töreniymiş. Çalınan marşlar bana sadece Sovyetler birliği dönemini hatırlatırken, kıyafetler ve Kızıl meydanın genel görünümü de bu izlenimimi pekiştiriyor… Meydan ana baba günü gibi, sahnenin varlığı, “pasta katedral” St Basil’i bayağı gölgelemiş durumda ve hava çok ama çok sıcak… Kalabalıktan güçlükle sıyrılıp, Sovyet döneminin efsane mağazası GUM’a atıyoruz kendimizi biraz serinlemek amacıyla… Herkesin elinde bulunan bejimsi renkteki Sovyet dondurmaları dikkatimi çekiyor… Geçmişe bir özlem ya da bir nostalji belki…

Moskova’da Sovyet döneminden kalma her şeyde olduğu gibi GUM da masif bir bina ve harflerin açılımı “şehrin ana mağazası” anlamına geliyor. Sovyet döneminde her şehirde bir ana mağaza bulunurmuş ve isimleri genellikle GUM olurmuş bu mağazaların… Aslında 19. Yüzyılda Çariçe II. Katherina’nın yaptırdığı ve 1917’de Kızıl devrim olduğunda 1200’e yakın mağazaya ev sahipliği yapan, GUM, devrimden hemen sonra devletleştirilmiş. Sınıflardan bağımsız, herkese hitap eden bir tüketim kültürü yaratmak üzere devletin bir aracı olarak kullanılsa da; bu politika kısa zamanda çökmüş. Stalin dönemine kadar mağaza olarak hayatına devam eden GUM, Stalin döneminde devlet binası olarak kullanılmış. 1932’de de Stalin, intihar eden karısının naaşını yine bu binada kısa bir süre sergilettirmiş. 1953’te yeniden mağaza olarak açılan GUM, Rusya’da o dönem kıtlığın olmadığı neredeyse tek yer olarak ünlenmiş. Bir zamanlar önündeki kuyrukların Kızıl meydandan taşmasıyla meşhurmuş…

Bugün ise Rusların çılgın tüketim kültürüne paralel olarak, lüks mağazalarla dolu… Burası için hayatımda gördüğüm en büyük ve en stil sahibi alışveriş mağazası desem, çok da abartmış olmam. 14 metre yüksekliğindeki cam tavanı ve dev koridorların ortalarında bulunan fıskiyeleriyle ferah bir his veriyor insana… Biz de en alt kattaki lüks gıda mağazasından değişik biralar alıp önündeki masalara oturup biraz soluklanıyoruz… Lal ise hiç durmadan serin meyveler yiyerek Moskova’nın bu beklenmedik sıcağına uyum sağlamaya çalışıyor.

 

PASTA KATEDRAL: AZİZ VASILY

Korkunç Ivan tarafından, Kazan’ın Moğollardan alınması şerefine yaptırılan bu güzel kilisenin yapımına 1522’de başlanıyor. 1561’de eser tamamlandığında, bir efsaneye göre; Korkunç Ivan bu kiliseye o kadar hayran oluyor ki; mimarının gözlerini bir daha buna eş güzellikte bir şey yapamaması için kör ettiriyor.

Adını Moskovalı aziz Vasily’den (St Basil) alan, katedralinin içi bugüne kadar gördüğüm tüm kiliselerden farklı… Öncelikle diğer katedraller gibi yüksek bir tavan ve geniş bir alana sahip değil; aksine her bir küçük kubbesinin altında minik bir odası var ve bu odaları birbirine labirent gibi koridorlar ve ahşap merdivenler bağlıyor. Asimetrinin en güzel örneklerinden bir tanesi olan kilise içindeki ahşap ve seramik süslemelerle gözlerimize örneğine az rastlanan bir şölen yaşatıyor. Hepsi birbirinden farklı boyut, şekil ve renklerde; dokuz kubbesi asimetrinin bir sanat eserinde doğru kullanıldığında harikalar yaratabileceğini kanıtlıyor adeta…

Havanın sıcaklığı ve uyuklamakta olan kızımız sebebiyle bir ağaç gölgesi ararken, Kremlin’in arkasında bulunan Alexander bahçelerine geliyoruz. Burası şehrin en merkezi yerinde, yemyeşil bir park… Çimlerde yüzlerce insan yayılmış yatıyor. Lal pusetinde mışıl mışıl uyurken; biz de içecek serin bir şeyler alıp, bir ağaç gölgesine kuruluyoruz.

Lal uyanınca Tverskaya’ya doğru yürüyüşe geçiyoruz. Cıvıl cıvıl alışveriş caddeleri arasından yürüyerek, erken bir akşam yemeği için Mr Lee isimli bir Çin lokantasına geliyoruz. Burası gerçekten son derece lezzetli mutfağı ve mükemmel servisiyle hayatımda gördüğüm en iyi Çin lokantalarından bir tanesi… Menüde beğendiğimiz her şeyi ortaya söyleyerek uzun ve keyifli bir yemek yiyoruz…

Yemek sonrası yürüyerek eve doğru dönüşe geçiyoruz. Geçtiğimiz her mahalle güzel, neredeyse her birinde soğan kubbeli kiliselerden var ve pırıl pırıl akşam üzeri güneşi bu parlak kubbelerden yansıyarak, her şeyi daha da çekici hale getiriyor.

Yorgun bir şekilde evin yolunu tutuyoruz. Batmayan Moskova güneşi ve Patriarch’s Pond’un dev ağaçlarına bakan balkon bizi bekliyor.

MOSKOVA’DA ZAMAN YOLCULUĞU: IZMAYLOVO MARKET

Yeni güne evde dev bir kahvaltı hazırlayarak başlıyoruz. Kahvaltıdan sonra Moskova’nın meşhur bit pazarı Izmaylovo market’in yolunu tutuyoruz.

Izmaylovo Park’ın içinde kurulan ve dev bir alana yayılan bu bit pazarı adeta bir zaman yolculuğu vadediyor. Girişte cüzi bir para ödeyip, bilet alıyorsunuz. Sonra kendinizi bu küçük zaman yolculuğuna teslim ediyorsunuz. Hem Rusya, hem de eski Rus cumhuriyetlerinden çok çeşitli el sanatları ve her türlü antikanın yanı sıra; Sovyet Rusya’dan kalma ne varsa, hepsi son derece “kitch” bir sunumla bu tozlu tezgahlardaki yerlerini almış… Her türlü madalya, askeri üniformalar, propaganda afişleri, zarif antikalar, kristaller, sonsuz turistik hediyelik eşyalar, ahşap oyuncaklar ve matruşkalar şehir merkezindeki dükkanlara göre oldukça makul fiyatlara satılıyor. Ortam kalabalık ve canlı; pazarlık keyifli… Bence burası eski Rusya’nın ruhunu yakalayabileceğiniz bir mekan, Çarlık dönemi ve Sovyetler bitmiş ama burada izleri hissediliyor bir şekilde… Türki cumhuriyetlerden; Baltık ülkelerine bir sürü farklı ülkelerden insanlar el sanatlarını tanıtmak ve satmak için bu markette stant kurmuşlar… Bazen Türkçe işe yarayabiliyor…

Bit Pazarı deyip geçmeyin, Izmaylovo Market’in de kendine göre bir düzeni var. Kapıdan ilk girdiğinizde sizi turistik hediyelik eşyalar bölümü karşılıyor. Burada çok standart matruşka, magnet vb bulabileceğiniz gibi; aynılarının sanatsal değer taşıyan el yapımı versiyonlarını da oldukça iyi fiyatlara bulabilirsiniz. Bu bölümde çocuklar için el yapımı ahşap oyuncaklar bize çocukluğumuzu hatırlatırken; Lal’i de çok mutlu ediyor. Pusetinde oturmuş, ona aldığımız külahından fırlayan kuklaya kahkahalarla gülüyor…

Yukarıya çıkınca önce eskici ve antikacılar, sonra el sanatları ve en arkada da ressamlar var… Antika ve sanat sever birisiyseniz, yanınızda biraz para ile gitmekte fayda var, çok keyifli bir gün geçireceğinizden emin olabilirsiniz.

 

GORKY PARK

Izmaylovo bit pazarından sonra bu sıcak günde, yeşilliklerin içinde yapacağımız bir pikniğin hayallerini kurarak, meşhur mu meşhur Gorky Park’a geliyoruz. Park yeri bulmanın zorluğundan edindiğimiz izlenim; bu sıcak pazar gününde bütün Moskova’nın buraya akın etmiş olduğu…

Parkın dev ana kapısından girdiğimizde bizi müthiş bir Tchaikovsky eseri ile senkronize bir şekilde salınmakta olan dev bir fıskiye karşılıyor. O muhteşem müzikle birleşen bu etkileyici görüntü tek kelimeyle “nefes kesici” olarak tanımlanabilir. Gorky Park’ın kapısından girip, o çeşmeyi gördüğüm an, belki de bu seyahatin en büyülü anı… Hipnotize olmuş bir şekilde kendimizi cıvıl cıvıl bir kalabalığın aktığı, sonsuz yeşilliğe teslim ediyoruz…

Rusya’da caddelerin geniş; binaların dev olması durumu ile uyumlu olarak, yeşil alanları ve parkları da hem büyük ve ferah; hem de adeta bir sanat eseri gibi düzenlenmiş.

Gorky Park, adını ünlü yazar Maxim Gorky’ den almış. Moskova nehrinin kenarlarına kadar uzanan, 120 hektarlık geniş bir alana yayılan Gorky Park, ilk defa 1928’de “kültür ve dinlence parkı” olarak açılmış. Komünist sistemin “kültür ve dinlence” anlayışına göre, bu dönemde parkta hoparlörlerden devlet başkanlarının ve ünlü komünist liderlerin konuşmaları yayınlanırmış…

Bugün ise parkta muhteşem kafelerin yanı sıra , at binme alanları, ormanlık alan, kürek ve deniz bisikleti yapılabilen göletler, 10.000 kişilik bir açık hava tiyatrosu ve kış mevsiminde de buz pateni parkuru bulunuyor. Benim asla unutamayacağım görüntü, yine de Rus bestecilerin klasik eserleriyle dans eden fıskiye olacak…

Önce hayal ettiğimiz gibi ağaç gölgesinde bir piknik yapıyoruz. Ardından nehir kenarından yürürken, nehir kenarına doğru bir noktada eski bir uzay mekiğinin sergilenmekte olduğunu görüyoruz. İlk defa bir uzay mekiği görüyor olmanın heyecanıyla yanına gidiyoruz… Etrafındaki çocuk koşuşturmasına bakıldığında, havalı bir uzay mekiğinden çok, bir oyun parkını andırıyor.

Parkın derinliklerine doğru yürürken iki tane çok güzel kafe dikkatimizi çekiyor. Bizim oturduğumuz Lebedinoe Ozero ormanın içinde, göletin kenarında doğa ile uyum içinde görünen bir mekan; oldukça zengin bir menü var ama biz akşam yemeğe gideceğimiz için sadece içecek söylüyoruz. Etrafta nargile içmekte olan bir çok insanı görünce, Özlem nargilenin Moskova’da çok popüler ve pahalı olduğu bilgisini veriyor. Ortam kalabalık olmasına rağmen büyüleyici; farklı bir akşam güneşi, ormanı ve önümüzden salınarak geçen kuğuları aydınlatıyor. Bu kadar güzel vakit geçirince zaman su gibi akıp geçtiğinden saat akşam 8.00 oluyor; ama hava o kadar aydınlık ki farkına bile varmıyoruz…

 

RUS MUTFAĞI MI DEDİNİZ?

Son akşam yemeğimizi oldukça popüler bir yerel lokantada yemeye karar vererek, meşhur Mari Vanna’da önceden rezervasyon yaptırmıştık. Ancak Gorki Park’tan bir türlü ayrılamadığımız için rezervasyonumuzu bir saat ileri atmak durumunda kalıyoruz.

Burası Babuşka’nın (Rusçada babaanne) salonu gibi görünen; etraftaki antikaları ve rafta uyuyan “Garfield” kılıklı kedisiyle sıcak ve Retro bir ortam sunuyor. Mutfak ise sadece geleneksel Rus, yine babaannenin mutfağı tadında…

Ben “çok tipik bir antre ne olabilir?” diye sorunca, “bayır turpu votkası ve turşu” cevabını alıyorum ve böylece yemeğe ilginç bir giriş yapıyorum. Tunç’un, antre siparişini verdiğim andan itibaren, karşımda şirin şirin sırıtmasından anladığım kadarıyla, bayağı iddialı bir şeyler sipariş ettim. Bayır turpunu tarif etmeye çalışırsam; hani acı Dijon hardalı yediğinizde burnunuzdan çıkar… İşte öyle bir aroma ve üstelik votkanın içinde… Pek kimseye tavsiye edebileceğim bir şey olmasa da, tatmak hoşuma gidiyor… Ardından ördekle devam ediyorum. Vareniki ya da Pirogi, Rus mantısı olarak tanımlanabilecek, tüm bu bölge mutfaklarında farklı isimlerle var olan lezzetli bir seçenek… Rus mutfağı sirke ve turşu gibi ekşi tatları bolca kullanan; kırmızı lahana ve pancar gibi kuvvetli tatlı sebzeleri mutlaka en azından garnitür ya da salatada bolca gördüğünüz, doyurucu bir mutfak olarak tanımlanabilir.

Yemek sonrası, alacakaranlıkta, yine Patriarch’s Pond’un içinden eve yürüyoruz. Hava yazdan kalma bir akşam üzeri gibi ılık, insanlar cıvıl cıvıl… Moskova’daki son gecemiz aklımızda bir yaz gecesi rüyası gibi kalacak…

 

Mari Vanna: 

Spiridonyevskiy per., 10а, Moskova
+7 495 650-65-00

METRO TURİSTİK BİR ATRAKSİYON OLABİLİR Mİ?

Dünyanın pek az şehrinde metro bir turistik değer taşır sanırım. İşte Moskova o şehirlerden biri… Kristal avizeler ve muhteşem sanat eserleriyle süslü geniş koridorları ile normalde soğuk bir kent olan Moskova’da insanın içini ısıtmakla kalmıyor; aynı zamanda da son derece etkin bir metro ağı… Pek fazla İngilizce tabelaya rastlamıyorsunuz ve kimse İngilizce konuşmuyor ama neyse ki herkes yardım etmeye hevesli ve el işaretleri evrensel…

Sabah son kez merkeze gitmek üzere Mayakovskaya durağını aramaktayız. Az sonra sunu anlıyoruz ki; bir kez bulvara çıktıktan sonra dev Metro girişlerini kaçırmanız olanaksız. Biz de kalabalığı takip ederek, Mayakovskaya durağından içeri giriyoruz. Yüksek tavanlar, kristal avizeler ve görkemli mimari bir metro durağından çok bir müzedeymişiz hissi yaratıyor. Bir görevliye bir şeyler soruyoruz; İngilizcesi olmadığından adam yerinden kalkıp, götürüyor bizi gideceğimiz yere… Metromuz geliyor ve az sonra Teatralnaya durağında iniyoruz; bu durakta ise tavan dekorasyonu ve zarif lambalar unutulabilecek gibi değil…

 

Moskova’nın en görülmeye değer olan Metro istasyonları:

Belorusskaya

Mayakovskaya

Kievskaya

Teatralnaya

Park Kultury

Kropotkinskaya

 

SON SÖZ

Moskova 7/24 yaşayan bir şehir ve yapılacak binlerce şey var; biz uzun bir hafta sonunu kapsayan bu seyahatte 9 aylık kızımız ve uzun zamandır görmediğimiz sevgili arkadaşlarımızla birlikte olduğumuz için; ve ayrıca hava alışılmışın dışında güzel olduğundan; biraz daha açık havada, biraz daha sindirerek gezmeyi tercih ettik. Aklımız Bolshoi balesinde, müzelerde, gece hayatında kalmadı mı? Kaldı tabii…

İşte bunlar hep yine gelmek için bir sebep…

 

*Bizi misafir eden, tamamen evimizde hissettiren, kızımızı kendi kızlarıymışçasına gezdirip, onunla vakit geçirmekten keyif alan Özlem Safkan Önen ve Tunç Önen’e teşekkürlerimizle…