Şimdi anlatacağım yol hikayesi çoktan tarih oldu bile… Neden mi? Ocak ayında Amerika’nın, Küba ile olan ilişkisini düzeltme kararı almasıyla, Küba’da başlayan değişim rüzgarları, bir fırtınaya dönüşmek üzere de ondan… İmkan bulabilirseniz, Küba herhangi bir Karayip ülkesine dönüşmeden önce gidin görün derim…

KÜBA’DA ARABA KİRALAMAK

Havana’da geçirdiğimiz birkaç günün ardından, seyahatin Havana dışındaki ikinci kısmına kiralayacağımız bir arabayla devam etmek niyetindeyiz. Bu sebeple Havana sokakları kazan; biz kepçe kiralık araba arıyoruz. Küba’da öyle dünyaca ünlü araba kiralama şirketleri olmadığından, yerel sistem içinde bu sorunumuzu çözmek durumundayız. Her gittiğimiz yer, bir başka yere yönlendiriyor. En son girdiğimiz yerde yaşlı bir görevli “Saat 5.00’te gelirseniz, size başkasının üzerine rezervasyonlu arabayı günü 85 CUC’a (85 $) veririm” diyor. Araba ne marka diye sorduğumuzda “vu”?! diyor.

Bütün bu saçmalıklar, araba kiralama hayallerimizin yavaş yavaş suya düşmeye başlamasına sebep oluyor ve kös kös otelimize dönüyoruz. Resepsiyondaki görevliye dert yanmaya başlıyoruz, o da diyor ki “Üzülmeyin bizim harika bir arkadaşımız var, kendisinin “yeni” bir Peugeot’su var, o sizi götürebilir”…

RAUL

Ertesi sabah lobiye indiğimizde, bizi bekleyen jilet gibi giyinmiş, asker tıraşlı, iri kıyım adamla tanışıyoruz. İsmi Raul ve kendisi 20 yıl Fidel Castro’nun yakın korumalığını yapmış meğer; hatta bu vesileyle Türkiye’ye bile gelmiş… Bir dizi başarısız pazarlık girişiminden sonra günü 45 CUC’a anlaşıyoruz. Yeni dedikleri Peugeot da aslında 1990’lardan bir model; bize göre eski olsa da, Küba’ya göre oldukça yeni sayılır. Öğlen Raul sivil giysileriyle bizi almaya geliyor ve  700 km’lik yol hikayemiz böylece başlıyor.

HAVANA’DAN VINALES’E KÜBA YOLLARI

Az sonra, trafiğin ortalama 50 km hızla aktığı, rengarenk antika arabalarla dolu ve küçük bir uçağın inebileceği kadar geniş olan otoyola çıkıyoruz. 10 km’de bir yol kenarına çekilmiş, bozuk bir otobüs ya da araba ile karşılaşmak Küba’nın vazgeçilmezi… İlerledikçe Amerika aleyhinde dev propaganda levhaları gözümüzü alıyor. Bir de bizdeki güvercinin yerini; Küba’da akbabalar alıyor sanki… Akbabalar her yerde…

İstikametimiz ülkenin en batı ucunda bulunan Pinar del Rio bölgesinin nispeten daha turistik bir yeri olan Vinales… Pinar del Rio’ya yaklaştıkça manzaralar da daha tarımsal bir hal alıyor. Burası Küba purolarında kullanılan tütünlerin %70’ini sağlayan bölge olması itibariyle Küba’nın ekonomisi açısından da oldukça önemli bir yer… Bu akşamki evimiz UNESCO koruması altındaki, bir doğa harikası olan Vinales vadisine tepeden bakan Hotel Los Jazmines… Tipik bir Vinales evi şeklinde planlanmış bir bungalov olarak tarif edebileceğim, odamızın konumu öyle muhteşem ki; yattığımız yerden vadiyi izleyebiliyoruz. Hatta bize ait verandamızda iki tane sallanan sandalyemiz bile var.

Akşam üzerine doğru yeniden Raul’le buluşup, önce turistik bir tütün çiftliğine; oradan da odamızdan gördüğümüz “mogotes”lerden birine gidiyoruz. Vadide bulunan ve minik dağları andıran yer şekillerine yerel dilde “mogotes” adı veriliyor; bu mogoteslerin içlerinde sular tarafından şekillendirilmiş, kireç taşından mağaralar ve dereler bulunuyor. Bizim gezdiğimiz Cueva del Indio dışarıdan yemyeşil görünüyor, içeriye girene kadar bir mağara ile karşılaşmayı beklemiyor insan… İçerisi ise çok hoş bir şekilde organize edilmiş; ışıklandırma, basamaklar, içeriden akmakta olan dere üzerinde giden motorlarla her şey büyük bir ahenk içinde işliyor. Motora binince mağaranın arkasında yeşillikler içinde bir yere çıkıyoruz; bizdeki mesire yerinin tropik havalısı olarak tanımlayabileceğim bu yer, bir de kafeye ev sahipliği yapıyor. Kafede bulunabilecek en otantik şey ise özel bir makinede sıkılan taze şeker kamışı suyu ve bu suya isteğe göre karıştırılabilen rom ve misket limonu ile hazırlanan basit kokteyller… Biz de fırsattan istifade plastik bardaklarımızda bu kokteyllerden tadıyoruz.

Akşam yemeği için Raul, vadinin biraz dışında bulunan ve paladar* olarak hizmet veren bir köy evine götürüyor bizi…  Domatesli sos içinde pişirilmiş kuşbaşı ıstakoz, siyah fasulyeli pilav, domates söğüş, yuka (patatese benzeyen ince uzun bir sebze), derin yağda kızartılmış muz ve patates cipslerinden oluşan tipik bir Küba sofrası kuruluyor hemen…

Güzel bir gün batımında yenilen bu tipik yemek sonrasında otelimize dönerek, birer taze puro eşliğinde birazcık da verandamızdaki sallanan koltukların tadını çıkarıyoruz…

VINALES VADİSİ’NDE SABAH

Sabah vadiye doğacak güneşi izlemek üzere 6.00’da kalkıp bahçedeki koltuklara kuruluyoruz, güneş yavaş yavaş puslar içindeki vadiyi altın rengine boyarken sessizce oturup, bu büyülü anı izliyoruz.

Bugünkü programımız atlarla vadide dolaşmak; bu sebeple kahvaltıdan sonra bize rehberlik edecek olan “Guajiro*”muz Pedro ile tanışmak üzere resepsiyona gidiyoruz. Otelin arkasındaki atlarımızla tanışır tanışmaz, at sırtında vadiye doğru inerken buluyoruz kendimizi… Tabii Pedro çoğunlukla İspanyolca konuştuğu ve benim de sağ-sol koordinasyonum pek olmadığı için birkaç komik an yaşadıysak da, bu at aktivitesi beni fazlasıyla sarıyor. Tütün, patates, ananas, fasulye tarlalarının içinden; mango ve avokado ağaçlarının arasından köylülere selam vererek yavaş yavaş ilerliyoruz. 2 saat kadar vadiyi dolaştıktan sonra, bir tütün çiftliğine konuk oluyoruz. Bizi tütün kurutma evinde misafir ediyorlar. Bizi misafir eden adamın elinde büyük bir pala var, hemen bir tane Hindistan cevizi alıyor ve elindeki palayla tepesini uçuruveriyor; içine biraz rom ve misket limonu koyarak bize bir kokteyl hazırlıyor… Roma su katılmış ama keyfimiz o kadar yerindeki, sadece gülüp geçiyoruz… Bu arada yine dev bıçağı ile keserek hazırladığı taze bir puroyu yakarak hazırlıyor ve Okan’a uzatıyor. Kokteylimizi ve puromuzu içerken bir yandan da tarlada dolaşıp, daha yeni filizlenmiş olan tütünler hakkında İspanyolca bilgi alıyoruz. Okan’ın lisede bir dönem aldığı İspanyolca burada birden kendini gösteriyor, Okan çiftçinin söylediklerini çeviriyor, çevirdikçe de havaya giriyor.

Yaklaşık 45 dakika süren bu ziyaret sonrası, elimde purom, başımda şapkamla atımın üzerindeyim. Ata mı alıştım, yoksa “sulu rom” mu yaradı bilinmez, sağımı solumu artık rahatlıkla bulabilir hale geliyorum.

Müthiş bir popo ağrısı ve yorgunlukla otele döndüğümüzde, birer duş alıp son kez bahçemizin ve sallanan koltuklarımızın tadını çıkarıyoruz. Ve artık Las Terrazas’a doğru yola çıkmak için hazırız.

 

LAS TERRAZAS, KAHVE ÇİFTLİĞİ, DÜZ KONTAK VE ÇEÇE SİNEKLERİ

Yemyeşil yollar, antika arabalar arasından hoplaya-zıplaya; araba stop ettikçe vurdura-kırdıra; bazen düz kontakla çalıştırarak, “cuban style” yol alıyoruz. İki saate yakın bir yolculuk sonrası orman içinde kurulu bir sanat komünü olan Las Terrazas’a varıyoruz. Las Terrazas’daki otelimiz Moka, Küba’nın en ilginç otellerinden bir tanesi olarak anılıyor. Moka, komünle hemen hemen birleşik; hem şık; hem de ormanla bir bütün gibi görünen, havadar bir eko-otel… Yatak odamızın ve banyomuzun ormanın içine bakan dev pencereleri var. Yatakta yatarken, banyo yaparken ve hatta tuvaletteyken bile gördüğü manzara karşısında neşe doluyor insan…

Biraz dinlendikten sonra bu milli parkın içerisinde bulunan birçok eski kahve plantasyonlarından biri olan Cafetal Buenavista’ya gidiyoruz. Burası akşam üzeri güneşinde büyülü görünen, çok şık bir taş ev, antika değirmen ve geniş kahve kurutma teraslarıyla 19. yüzyıldan kalma bir çiftlik… Bahçesinde artık yabani bir hal almış kahveler halen yetişmekte, bir de kahve terasları güneşlenen dev akbabalarla dolu… Bizden başka kimse yok, ortam kafa dinlemek için birebir… 1800’lere kadar kölelerin çalıştırıldığı bu plantasyonlar artık sadece birer turistik atraksiyon malzemesi…

Gezimiz bitip de, arabamıza bindiğimizde, Raul’un deyimiyle “Piyu”muz, bu kez bizi hayal kırıklığına uğratıyor ve düz kontakla bile çalışmıyor. Bu arada kafe kapanıyor, personel gidiyor, ama neyse ki bir bekçi geliyor yanımıza, hep beraber arabanın başında dikilmiş, neden çalışmadığını anlamaya çalışıyoruz. Bu arada gün batımıyla birlikte korkunç bir sivrisinek saldırısı başlıyor. Bizim ısrarla sivrisinek dediğimiz bu küçük dev hayvanlara Raul “no mosquito, “hehe”” deyip duruyor… Otele döndüğümüzde anlamsızca bastıran uykunun nedenini anlamaya çalışırken “hehe”nin, uyku yapması ile ünlü çeçe sineğinin İspanyolcası olabileceği geliyor aklımıza…

Neyse kahve plantasyonuna dönersek, sonuç olarak araba çalışmıyor ve bekçi bize arkadaşlarını bulup ve bizi onların kamyonetiyle otelimize gönderiyor. Bizi bıraktıktan sonra bir tamirci bularak, plantasyona geri dönüp, umuyoruz ki bizim emektar “Piyu”yu yürür hale getirecekler.

Küba’da bir çok yerde olduğu gibi Moka’da da akşam yemeği ve kahvaltı oldukça vasat ama akşam yemeğine harika bir Küba müziği eşlik ettiğinden, lezzet açığı fazlasıyla kapanıyor.

las-terassas-hotel-moka

1968’DEN BİR YEŞİL DÖNÜŞÜM HİKAYESİ; LAS TERRAZAS

1968 yılında Fidel Castro’nun, kolonyalistler tarafından ciddi şekilde doğası tahrip edilmiş olan Sierra del Rosario bölgesinde bir “yeşil devrim” yapılmasını istemesi üzerine; mimar Osmany Cienfuegos önderliğinde bir yeşillendirme ve mimari proje hazırlanıyor. Bölgede çok kötü koşullarda yaşayan insanlar, bu projede görev alıyor ve böylece kendi koşullarını iyileştirme şansını da yakalamış oluyorlar. Proje kapsamında kahve plantasyonları tarafından neredeyse tamamen tahrip edilmiş ve yoğun bir şekilde erozyona uğramış olan  bölgeye 1360 km’lik teraslama  yapılarak milyonlarca ağaç dikiliyor. Zaten bölgenin adı da bu teraslardan gelmekte… Ormanın içine de mimari proje kapsamında ormanla bütünleşecek evler yapılıyor. Bu evlerde bugün çoğu sanatçı 1000-1200 kişi yaşıyor. 1991’de Sovyet Rusya’nın yıkılmasından sonra Küba’nın girdiği karanlık dönem esnasında Küba’nın ilk ekolojik oteli olarak tanımlanabilecek Moka otelin yapılması ve 1994’te ülkenin turizme açılmasından sonra Las Terrazas, en büyük gelirini turizmden elde etmeye başlamış.

Ormanda yürümek, komünü gezmek, sanatçıların atölyelerini ziyaret etmek için uzun yürümeli bir aktivite ararken, bugüne kadar içten içe hep “dalga geçtiğim” bir aktivite olan kuş gözlemleme için rezervasyon yaptırırken buluyorum kendimi… Sabah kuş gözlemleme uzmanı olan rehberimiz Gustav’la lobide buluşuyoruz ve ormanın içine dalıyoruz. İlk saniyede odamızdan da görünen palmiyeleri delmekle meşgul göz alıcı renkli ağaçkakanları görüyoruz. Komünün içinden geçerek ormanın derinliklerine daldıkça bir sürü değişik kuş ve bitkiyle tanışıyoruz. Rehberimiz kuşların seslerini uzaktan duydukça, aynı sesleri taklit ederek, kuşları yanına çağırıyor.

Bu bağlamda turun sonuna doğru, Gustav birden büyük bir heyecanla ötmeye başlıyor… O öttükçe kuşun da ormanın derinliklerinden verdiği cevapları duyabiliyoruz. Oldukça tuhaf görünen bu durum yaklaşık 10 dakika sürüyor ama kuş yakına gelmiyor bir türlü… 10 dakikanın sonunda sinirlerimiz bozulmaya başlıyor; Gustav’ı “önemli değil, görmesek de olur” diyerek ikna etmeye çalışıyoruz. Sonunda anlıyoruz ki; Küba bayrağı renklerindeki tüyleriyle, Küba’nın simgesi olan, Küba tragonu olarak da bilinen, Trocororo kuşunu bize göstermek, Gustav için işini iyi yapmanın önemli bir kriteri… Zira herkes gibi bir devlet çalışanı olan Gustav, turun sonunda bize bir değerlendirme formu uzatıyor ve orada ona vereceğimiz her puanı hak etmesi gerektiğine inanıyor; komünist düzen böyle… Eleştirilecek birçok tarafı olabilir ama eğitim sistemi ve insanlara edindirdiği mesleğe yaklaşım kültürü mükemmele yakın bence…

Yürüyüşün sonunda birkaç sanatçı evine konuk olup, eserlerine bakıyoruz. Bu evlerde oldukça hoş parçalarla karşılaşmak mümkün… Tabloların yanı sıra ahşaptan ve kullanılmayan ambalaj malzemeleri gibi şeylerden geri dönüşüm fikri ile yaratılmış orijinal biblolar dikkat çekiyor.

Las Terrazas’ın meşhur kafesi Cafe de Maria’da Gustav’a zorla ısmarladığımız bir fincan kahve eşliğinde biraz sohbet ettikten sonra vedalaşıp, yeni maceramız için hazırlanmak üzere otelimize dönüyoruz.

 

TRINİDAD’A DOĞRU

Orman yürüyüşü sonrasında biraz dinlenip, yeniden yollara dökülüyoruz; Trinidad’a kadar uzun mu uzun bir yol bizi bekliyor. Raul yolu pek bilmiyor gibi görünüyor ve “is possible 5 hours” diyor. Göreceğiz!? Yine antika arabalar eşliğinde otoyolda dümdüz gidiyoruz. Cienfuegos’a kadar tabelalardan anladığım kadarıyla her şey iyi gidiyor ama sonrasında sağdaki “Trinidad 144 km” okunu kaçırmamızla kabus başlıyor. “Raggaton” adı verilen kötü bir müzik eşliğinde, dar köy yollarından gidiyoruz, bu arada karanlık ve yağmur da bastırıyor. Yolda gördüğümüz herkese “Hola amigo…..” diye başlayan cümleler kurup, yol soruyoruz; yol sormak için her durduğumuzda araba stop ediyor. Raul “magic” deyip, gülümseyerek, yolun ortasında arabadan iniyor; düz kontak ile arabayı çalıştırıyor ama yine stop ediyor, bu sefer biz elimizle debriyaja basıyoruz ve bu böyle uzayıp gidiyor.

Saat 8.00 civarında yağmur eşliğinde Trinidad’a giriyoruz. Şehre girmemizle beraber evinde işlettiği otel ya da restoranını pazarlamak isteyen onlarca insan arabanın önüne ve üstüne atlamaya başlıyor. Bu durum biraz daha gerilmemize yol açıyor. İşin kötüsü burada herhangi bir yer ayırtmamış olduğumuz için bu akşam kalacak bir yer bulmamız gerekiyor. Raul “benim bir arkadaşım var” diyerek, arabadan iniyor ve tuhaf bir kadınla geri geliyor… Sonra hemen oradaki bir odayı bize “colonial, very nice” falan diyerek kaktırıyorlar.

 

TRINIDAD’A AŞIK OLDUĞUM AN

Trinidad oldukça fakir bir şehir, Havana’nın makyajlı olduğunu düşünürsek; Trinidad için “gerçek Küba” demek yerinde olacaktır. Diğer bir ayrıntı ise Trinidad’da otel ya da restoran bulunmuyor; buna karşın neredeyse her ev Paladar* veya Casa Particular*… İnsanların tek umudu turistlere bu oda ve restoranlarını satmak, bunun için de bazen çok agresifçe uğraşabiliyorlar. İlk başta korkutucu ve can sıkıcı görünen bu durum, nedenlerini anlayınca yönetilebiliyor.

Yağmur, gece ve yolun yarattığı stresi henüz üzerimizden atmayı başaramamış şekilde Trinidad sokaklarında yürüyoruz. Sokaklarda agresif ev sahiplerinden başka bir şey görmediğimizden, “acaba hata mı ettik buraya gelerek” diye düşünürken, köşeyi dönünce Plaza Mayor yönünden gelen harika melodilere kulak veriyoruz. Melodilere doğru yürüyünce merdivenlerle çıkılan meydanda bulunan Casa de la Musica’ya varıyoruz. Ve işte bütün Trinidad burada rom içip, çılgınca dans ediyor. Arada hafifçe atıştıran yağmura aldırmadan muhteşem müzik eşliğinde turisti yerlisi bir olmuş dans ediyorlar… Bu manzarayı görünce az önceki stresten eser kalmıyor ve biz de hemen birer Mojito söyleyip, bu harika kalabalığa karışıyoruz.

kahve-ciftligi-las-terassas

TRINIDAD’DA BİR GÜN

Sabah Casa Particular’ımızın naylon çarşafları üzerinde uyandığımızda kendimize yeni bir ev bulmaya kararlıyız. Bu amaçla kahvaltıdan sonra Lonely Planet’in tavsiye ettiği çok hoş bir eve ulaşıyoruz, ancak maalesef dolu olduğunu öğreniyoruz.  Neyse ki buradaki karizmatik ev sahibinin tavsiye ettiği bir başka evde yer buluyoruz… Yeni evimizde öyle herhangi bir lüks yok, tipik bir Küba evi ama diğerine göre çok daha düzgün ve temiz görünüyor ve ev sahiplerimiz çok tatlı insanlar… Evde iki köpek, bir de iguana bulunuyor… Köpeklerle, iguana arasındaki kıskançlık krizlerini izlemek oldukça ilginç…

Yeni evimize yerleştikten sonra Trinidad’ı keşfe çıkıyoruz. Dünkü yağmur sonrasında hava oldukça sıcak ve sürekli açıp kapıyor. İlk fark ettiğimiz şey, Trinidad’ın yürüdükçe ve içinde kayboldukça daha çok sevilebilecek bir yer olduğu… Ve ikincisi ise; Trinidad’ın kocaman yürekli, içten insanlarla dolu bir şehir olduğu… Bir hediyelik eşya dükkanına giriyoruz, sahibi boynumuza birer kolye geçirip, “benden size bir hatıra” diyor. Yüzümüzde kocaman gülümsemelerle yürümeye devam ediyoruz. Bir CD dükkanını karıştırıyoruz, kasadaki kadınlara gidip, “şöyle melodisi olan bir şarkı arıyorum” deyip, melodiyi mırıldanıyorum. Kadınlar birden CD’lerin jelatinlerini açıp, bir bir CD çalara takıp, çalmaya başlıyorlar. Şarkıları geçerken de; bu mu? Diye soruyorlar… Açılan CD’leri görünce paniğe kapılıp, “açmayın almayabiliriz” diyoruz. Onlar da “almasanız da olur” diyerek devam ediyorlar. Sonuç olarak 2 saate yakın bir zamanı bu dükkanda aslen bir tarih profesörü olan Sonja ve Suleika ile kah dans ederek, kah şarkı söyleyerek; bazen de şarkıların ve şarkıcıların hikayelerini dinleyerek geçiriyoruz. Hayatımızın en zevkli alışverişlerinden birini bu dükkandan yapıyoruz. Ayrılırken de sarılıp, öpüşüyoruz ve gözlerimiz dolarak vedalaşıyoruz. Sonja bir tarih profesörü ama üniversitede ders vermek para getirmediğinden bu CD dükkanında çalışıyor. İşte bu da komünizmin talihsizliği, mükemmel insanlar yetiştirip, onlara hak ettikleri karşılığı veremiyor olmak.

Bu güzel kadınları tanımış olmaktan mutlu, birkaç resim galerisi ziyaret ediyoruz. Bir tanesinde Duglis isimli güzel bir gülümseyişi olan ressam bizi içeri davet ediyor, içeride birbirinden farklı tarzlarda bir çok tabloyu beğeniyoruz ve sonunda bir tanesini alıyoruz… Bir tanesinde de aklımız kalıyor, bakalım kader bizi yeniden bu dükkana getirecek mi?

Günün en acılı anı, öğlen saatlerinde La Palenque Congo Real isimli ritmin ve Trinidad’ın önemli kulüplerinden birinde Alman bir turist grubuna verilmeye çalışılan dans dersine denk gelmemizle yaşanıyor. Zavallı Alman turistlerin sahnede kıvrak hareketlerle olan sınavı bizi bayağı eğlendiriyor.

Öğleden sonra denize girmek üzere Playa Ancon’a gidiyoruz. Aylardan kasım ve Küba’da kış olduğu için bomboş, beyaz kumlu bir plajdan Atlantik’te yüzme deneyimini yaşamış oluyoruz böylece…

Günün ilk içkisi için, Trinidad’da herkesin yaptığı gibi müziğin geldiği yöne yürüyoruz. 18.00 gibi herkes Trinidad’a özel bir kokteyl olan; La Cancanchara* içmek üzere, güzel Latin cazı çalan meşhur bar; Cancanchara’ya geliyor. Akşam La Palenque Congo Reales’de Afro-Cuba müziğinin ritimleriyle devam ediyor. Gece yarısı gibi ise Casa de la Musica ve Casa de la Trova sabaha kadar dans, müzik ve mojito arayanlara muhteşem bir gece vadediyorlar. Bütün şehir adeta bu dört mekan arasında ahenkle akıp giderken, Trinidad’daki yerli ya da turist herkes aynı içkiyi, aynı müziği, aynı dansı paylaşıyor.

 

RAUL’E VE “PİYU”’YA VEDA

Sabah zar zor uyanıp, ev sahibemizin, bize çatı terasında sunduğu lezzetli kahvaltı sonrasında, ev halkıyla vedalaşıp, Havana’ya doğru, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen yola koyuluyoruz. Arabanın stop etmesi ya da her seferinde Raul’un küçük kablosuyla inip, arabaya düz kontak yaptırmasına alışık ve hatta bunu özleyeceğimizi bilerek Havana’ya varıyoruz.

Raul’le vedalaşırken, gözlerinde Küba’nın dünyaya açılacağı günlerin özlemiyle, “belki yine görüşürüz” diyor; “O günler geldiğinde, umarım hep böyle güzel kalırsınız” diyoruz ve bu üç unutulmaz günün hatırası olarak kendisine yanımızda getirdiğimiz “İstanbul” t-shirtini armağan ediyoruz…

 

NOSTALJİK BİR KÜBA YOL HİKAYESİ

MİNİ SÖZLÜK:

*Guajiro: Küba köylülerine verilen genel ad

*Paladar: 1994’te Küba turizme açıldıktan sonra oluşturulan sisteme göre, Kübalıların evlerinin içinde kurdukları ve kanuna göre 12 kişilik kapasiteyi geçmemesi gereken; ancak pratikte çok daha fazla kişi ağırlayan restoranlara verilen isim…

*Casa Particular: Yine Küba turizme açıldığında ortaya çıkan evlerin içindeki fazla odaların turistlere kiralanması esasına dayanan sistem

*La Cancanchara: Rom, bal ve misket limonu suyu ile hazırlanan ve toprak bir kapta servis edilen, Trinidad’a özel bir kokteyl…