Rioja bizi altın güneşi, sağlı sollu bağ manzaraları ve havada taze şarap kokusuyla karşılıyor. Bağ bozumu telaşı her yerde hissediliyor. Bağların arasından giden birbirinden güzel yollardan Laguardia’ya varıyoruz. Yol boyunca gezmeye niyet ettiğimiz bütün bodegalar* (şaraphane) kapalı, önce günlerden Pazar olması sebebiyle diye düşünüyoruz; ama sonra Haro’daki şarap konferansı sebebiyle kapalı olduklarını öğreniyoruz.

SAMANIEGO VE BODEGA UGARTE

Durum bu olunca, biz de Rioja’nın en “pitoresk” köyü olduğunu duyduğumuz Samaniego’ya gitmeye karar veriyoruz. Samaniego’da küçük bir tur atıp, bu sapsarı muhteşem köyün manzaralarını hafızalarımıza ebediyen kaydettikten sonra bir şeyler yemek ve artık biraz da şarap tatmak niyetiyle bir yer aramaya koyuluyoruz. Ancak girişteki butik otel dışında bütün bodega ve restoranlar kapalı… Bağ bozumu zamanı olduğundan şaraphaneler arı gibi çalışıyor, ancak geziye kapalılar… Köyde açık tek yer olan, girişteki otele gidip, önündeki fıçıların üzerine biraz jamon; biraz da manchego* kestiriyoruz ve hemen karşımızdaki Bodegas Remirez de Ganuza isimli bodeganın Crianza* şarabından bir şişe söylüyoruz. Muhteşem bir öğleden sonranın sadece başlangıcı oluyor bu…

*Manchego: Son derece lezzetli, geleneksel İspanyol koyun peyniri… Orijinal olarak, La Mancha bölgesinden çıkmıştır. Manchega adı verilen özel bir ırk koyun sütünden yapılmaktadır.

Samaniego’dan, Laguardia’ya dönerken, gördüğümüz Ugarte isimli Bodega’nın açık olduğunu keşfediyoruz ve hemen içeri dalıyoruz. Günün son İngilizce turunu da yakalamayı tesadüfen başarmış oluyoruz böylece. Dünyanın dört bir yanından, şarap severlerle beraber bu ilginç kavı geziyoruz. Bodega Ugarte, tamamen bir dağın içinde yer alıyor, mahseni olduğu gibi söz konusu dağın içindeki doğal mağaraların içerisinde, bu el yapımı mağaranın üzerinde de çok şık bir butik otel bulunuyor…  Bu sıra dışı şaraphane müthiş bir hikaye ile kalbimi kazanıyor. 19. yüzyılın ortalarında Ugarte ailesinin bir çocuğunu iyileştiren doktor, Pascasio Pangua, daha sonra yaşlılık zamanlarında aile tarafından sahiplenilerek bakılıyor. Minnetinin bir göstergesi olarak da ölümünden sonra bağlarını Ugarte ailesine bırakıyor. Aile böylece 1870’te şarapcılığa başlamış oluyor. Ama markayı esas yaratan dedeleri Vitorino, 1930’larda, kayaların içine bu mağarayı kendi elleriyle oyuyor. Bugün dedelerinin emeği olan bu dev mahsenin içinde, şarap saklamaya elverişli küçük odalarda satın aldığı şarapları saklamak isteyen kişi ya da işletmelerin şarapları özenle saklanıyor. Gezerken hangi bölmedeki şarapların kime ait olduğunu görebiliyoruz. Aileye ayrılan bölümlerde ise, ailede doğum ve ölümlerin olduğu yıllarda yapılan şarapların özenle saklandığını görülebiliyor. Tur sonrası, sıra tadıma geliyor; Muscat’la başlayıp; Crianza ve Reserva ile devam eden harika bir tadım yapıp, beğendiklerimizden alıyoruz.

Bu bodeganın güzel manzaralı bahçesinde bir masaya oturup, beğendiğimiz şaraplardan ısmarlayıp biraz burada, bu eşsiz manzaranın içinde olmanın tadına varıyoruz…

RIOJA ŞARAPLARI HAKKINDA FAYDALI BİLGİLER

*Bu arada Rioja şarapları ile ilgili biraz da bilgi vereyim, Rioja şarapları yaşlandırılma sürelerine göre 4 sınıfa ayrılır.

Rioja: Etiketinde sadece Rioja yazan bu iddiasız şarap Riojaların en gencidir ve fıçıda bir yıldan az beklemiş şaraplardır.

Crianza: En az iki yıl yaşlanmış bunun en azından bir yılı meşe fıçıda geçmiştir… İçimi kolay yumuşak, genç ve lezzetli şaraplardır.

Reserva: En az üç yıl yaşlandırılmış, bunun en azından bir yılı meşe fıçıda geçmiştir… Crianza’ya göre daha gövdeli ve meşe aroması çok daha yoğun şaraplardır.

Grand Reserva: En az iki yıl meşe fıçıda, üç yıl ise şişede yaşlandırılmıştır. Rioja şaraplarının en iddialısı olan Grand Reserva’nın, uzun süre beklemesi gerektiğinden, sadece bu uzun sürece uygun olabilecek yüksek kaliteli şarapla yapılır, bu sebeple de her şaraphane her yıl Grand Reserva üretmeyebilir. Grand Reserva’lar yüksek gövdeli olup, fıçıdan edindiği meşe tadını bambaşka aromalara çeviren sürprizlerle dolu kuvvetli şaraplardır.

 

LAGUARDIA’DA AKŞAM

Bu güzel akşam üzeri sonrasında, otelimiz Hotel Villa de Laguardia’ya yerleşiyoruz ve akşam yemeği için Laguardia’ya çıkan asansöre doğru yürüyoruz. Asansör yukarıdaki köye doğru yükseliyor, inince bu güzel şarap kasabasını keşfe koyuluyoruz. Bağlarla dolu vadiye bakan teras gibi bir yer keşfediyoruz. Buradan altın ışıklar saçan akşam güneşinin, şarap bağları arasından yavaş yavaş süzülüşünü sessizce izleyip, büyülenmiş gözlerle Laguardia yürüyüşümüze devam ediyoruz.

Bu arada da akşam yemeği için hoşumuza gidecek bir yer arayışındayız; çok geçmeden sakin bir sokakta masaları olan 400 yıllık bir otel-şaraphane ve restoran olan Mayor de Migueloa’da yemeye karar veriyoruz. Burası öyle bir aile işletmesi ki; mesela menüde olmayan domates salatası gibi bir şey geliyor aklınıza (çünkü Sabrina bir domates canavarı ve domatesin tam mevsimi), “yapar mısınız?” Diye sorduğunuzda, ikiletmeden, en güzel şekilde hazırlayıp getiriyorlar. Bu akşam ki yemeğimize eşlik eden şarabımız, bugün kapısından döndüğümüz Cune bağlarının Reserva şarabı…

MODERN ZAMAN RÜYASI; YSIOS

Sabrina aramızda tek İspanyolca konuşanımız, dolayısıyla gitmek istediğimiz bağları o arayıp, randevuları yapıyor. Bu günümüz tamamen planlanmış durumda, 11.00’de Laguardia’nın en havalı ve modern bodegası Ysios’ta randevumuz var. Neşe içinde, bağların arasından bu mimari harikaya doğru yaklaşıyoruz. Dalgalı biz denizi yararak giden bir gemiden esinlenerek tasarlanmış bu mimari şaheser, bodeganın sahibi olan mimar Santiago Calatrava tarafından yaratılmış. Sadece mimari olarak değil, üretime ve markaya dair en ince detaylar da aynı isim tarafından planlanıyor. Ysios sadece 2001 yılında kurulmuş bir bağ olmasına rağmen, bölgenin en iddialı bağlarından bir tanesi… Sadece premium pazarı hedefleyen Ysios, kötü bir senede Ysios markası altında şarap üretmeyecek kadar önem veriyor marka değerine… Sadece eski bağlardan gelen üzümleriyle Grand Reserva; nispeten yeni kurulan bağlardan gelen üzümlerle de Reserva üretiyor; “Reserva”nın altında ise herhangi bir şarap üretmiyor. Ortalamada senede 90.000 şişe üreterek butik konumlandırmasını koruyor. Üzümün sıkım için fabrikaya girip, etiketlendiği ana kadar süren üretim sürecinde her aşama modern makinalarla ilerliyor. Mimari modern, üretim modern yöntemlerle… Şaraba tamamen modern bir yaklaşım…

Turun sonunda, geminin kaptan köşkü olarak nitelendirebileceğim muhteşem bir salonda, muhteşem bağ manzarasına karşı bu kıymetli şaraplardan tatma fırsatını da buluyoruz. Öyle büyüleyici bir ortam; öyle eşsiz bir lezzet ki insan bambaşka bir dünyaya geçiş yapıyor adeta…

Bize tadımı yaptıran ve şaraplar hakkındaki her şeyi anlatan kadın, “bunlar çok butik ve özel şaraplar oldukları için fiyatları da biraz pahalı” diyor ve ekliyor “Reserva 25€ ve Grand Reserva da 45€”. Düşündüğümüzde son dönemde ağır vergi yüküyle ezilen Türk şaraplarının en standartları bile 30-35TL’den başlarken; iyi bir Türk şarabının 200TL’ye kadar çıkabildiğini görüyoruz. Dünya çapında iddialı bir şarap için 130TL Türk olduğumuz için bize çok da kötü gelmiyor, tabii bu 45€’nun dünya standartlarında oldukça yüksek bir fiyat olduğu gerçeğini değiştirmiyor…

 

POPÜLER ŞAHESER; MARQUES DE RISCAL

Bu büyüleyici tadım sonrası istikamet Rioja şaraplarını tanıyıp, sevmemize sebep olan Marques de Riscal’in Elciego’da bulunan efsanevi tesisi… Parıldayan güneş, müzik, sağlı sollu bağ manzarası yüzümüzde hiç bitmeyen bir gülümsemeye sebep oluyor. Az sonra Elciego’ya varıyoruz, Marques de Riscal burada gezdiğimiz diğer bağlara göre dev sayılır. İyi standarttaki şarabını tüm dünyaya sattığından, şaraba biraz olsun ilgisi olan kişiler, ismi anımsayabilirler. Marques de Riscal aynı zamanda tasarımını ünlü mimar Frank Gehry’nin yaptığı butik oteliyle de tüm dünyada tanınan bir marka…

Hal bu olunca, kalabalık bir turist grubu beraberinde turumuz başlıyor. İngilizce turun saati bize uymadığından, turu İspanyolca alıyoruz. Sabrina ilk başta tercümeye çabalasa da sonunda pes ediyoruz, turun sonunda Sabrina’nın yaptığı özet hepimize yetiyor. Markanın, İspanya’nın Hürriyet’i; El Pais’in sahibinin bir girişimi olduğunu öğreniyoruz. Tüm bu popülarite; bu turun ticari ve mekanik bir tur olmasına sebep olsa da; yine de çok büyüleyici bir deneyim yaşıyoruz; çünkü bağ bozumundan gelen üzümlerin, saplarından ayrılıp, üretime girişini izleme şansına erişiyoruz… Rioja şarabında ağırlıklı olarak kullanılan üzüm cinsi “Tempranillo”; anlamı Türkçe’ye “havalı” olarak çevrilebilecek bu üzüm, bulut gibi hafif ve oldukça tatlı bir yapıya sahip… Tur rehberimiz üretim bandından bir salkım alıp, elden ele dolaştırıyor, böylece herkes tadabiliyor bu farklı üzümü…

Marques de Riscal’in ticariliği en fazla tadım faslında göze batsa da, her şey mükemmel… Tadım bitince karnımız da acıktığından otelin restoranında bir şeyler atıştırmak istiyoruz. Restoranlarının dolu olduğunu istersek bara geçebileceğimizi söylüyorlar. Aslında bu bize çok daha uygun oluyor. Atıştırmalık bir şeyler ve tadıp, beğendiğimiz Limousine isimli beyaz şaraptan ısmarlıyoruz. Güneşli terasta otururken, bir tarafımızda Frank Gehry’nin modern şaheseri; bir tarafımızda şirin Elciego kasabası yükseliyor, hafif bir esinti, bu eşsiz manzaraya eşlik ediyor.

 

HARO; BİR HAYAL KIRIKLIĞI MI, YOKSA GİZLİ BİR HAZİNE Mİ?

Yemekten sonra, yeniden yollara dökülüp, Tirgo isimli küçük köyde yer alan otelimize doğru yola çıktık. Tirgo’da aslında yapacak hiç bir şey yok, tek özelliği harika butik otel Solar di Febrer’e ev sahipliği yapması ve bölgenin başkenti sayılan Haro’ya yakın olması…

Biraz dinlenip, akşamı geçirmek üzere Haro’ya geliyoruz. Arabayı park edip, mahalle içlerine doğru yürüyoruz. Geçtiğimiz sokaklar o kadar kötü ki; hayal kırıklığı içinde etrafa bakınıyoruz. Yürüdükçe manzaralar biraz olsun toparlıyor ama yine de Haro’da yapacak hiçbir şey yok. Bu arada Serhan tüm pozitifliği ile Haro’da güzel bir şeyler yakalamaya çalışıyor, bize uzun bir yürüyüş yaptırıyor, ama Haro ile görüşlerimizde çok büyük bir değişiklik olmuyor. Yemek için her mecrada tavsiye edilen Bethooven’lardan birine gitmeye karar veriyoruz. Bethooven II’yi bulup, ona bir rezervasyon yapıyoruz ama daha restoranların açılma saati olan 8.30’a çok var. Bu durumda şehrin ana meydanında bir yere oturup, bir şişe Cava söylüyoruz.

Her şey gayet vasat gidiyor; ta ki yemek için Bethooven II’ye gelene kadar… Önce barda biraz takılıyoruz, mekan eski, her şey son derece yerel, personel bir harika, bir şişe Muga Crianza söylüyoruz, sohbet sohbeti açıyor. Muga Crianza için Crianza sınıfındaki şarapların “şah”ı desem çok da abartmış olmam, zira tatttığımız en güzel şaraplardan bir tanesiydi…

Keyfimiz yavaş yavaş yerine geliyor, derken masamıza geçiyoruz. Barda sohbet ettiğimiz Elena siparişleri almak üzere yanımıza geliyor, masayı kendisine teslim ediyoruz; “En tipik Bask yemekleri ve en meşhur ne varsa getir” diyoruz. “Tam bir “little little in to the middle” durumu…

Beğendiğimiz şeylerden birer tane daha söylüyoruz, derken bir şişe daha Muga Crianza… Bir şişe daha… Elena bize çok iyi bakıyor, esprilere katılıyor, hep beraber eğleniyoruz… Burada yediğimiz jamon, dünyanın en güzel jamonu… Kendimizi o kadar evimizde hissediyoruz ki; Elena’ya“Bize 4 paket keser misin bundan” diyoruz… Patron geliyor, tüm sevimliliğimizle ondan da rica ediyoruz, “böyle paket yaparsın, böyle kesersin vb”… Gecenin sonunda elimizde 4 paket jamon ve gülmekten sızlayan şakaklarımızla tüm personelle vedalaşıyoruz… Bizi bizim usul kapıya kadar uğurluyor Elena… O kadar eğleniyoruz, o kadar gülüyoruz ki… Tatilin en unutulmaz gecesi oluyor bu…

 

BİR MASAL ŞATOSU; TONDONIA

Sabah hava biraz bulutlu olsa da kahvaltımızı otelin bahçesinde, kuş sesleri içinde yapabiliyoruz.

Sonra Haro’nun, Haro olmasını sağlayan sağlı sollu bodegaların olduğu bölgeye gidiyoruz ve bu tatilin en unutulmaz bodega ziyareti için hazırız artık…

Saat 10.50 gibi Tondonia’nın masal şatosunu andıran bodegasının bakamaya doyulmaz barında turumuzun başlamasını bekliyoruz. Az sonra turumuz başlıyor; önce yeni ezilmiş üzümlerin mayalanmaya bırakıldığı ahşap tankların olduğu, muhteşem kokan kısımdan başlıyoruz. Personel arı gibi çalışıyor, şarabı süzmek için tankların alt kısmına özel bir çeşit çalı döşüyorlar. Ysios’ta gördüğümüz, insansız ve modern anlayışın tam tersi, bol insanlı, geleneksel ve doğal yöntemlerin konuştuğu bir anlayış hakim buraya…

Mesela bağlardan toplanan üzümler özel yapım, ahşap, alt kısmı dar-üst kısmı geniş kovalarla getiriliyor fabrikaya… Dibi dar, üstü geniş olunca altta kalan üzümlere yük binmiyor ve böylece üzümler yolda ezilmeden fabrikaya taşınabiliyor. Bununla da kalmıyor Tondonia, fıçılarını da kendisi imal ediyor. Hali hazırda fıçı atölyesindeki hummalı çalışma görülmeye değer… Ardından mahsene iniyoruz, gördüğümüz diğer tüm mahsenler gibi, burası da soğuk, nemli ve karanlık… Kayaların içine oyulduğundan biraz ürkütücü olduğu bile söylenebilir. Bu dev mahseninin en önemli özelliği; şarapları en doğru şekilde korumak için gereken ortamı doğal olarak sağlaması… Nasıl mı? Tabii ki kat kat küfle kaplı duvarları ve şaraba ve mantara zarar verme ihtimali olan tüm canlıları yiyebilen örümceklerle dolu olması sayesinde…

Uzun bir yürüyüş sonrası, dağın içinden geçip, arkada bulunan derenin kenarına çıkıveriyoruz.

Sıra bu muhteşem şaraplardan tatmaya geldiğinde, ahşap ve mermerden oluşan harika bir barın bulunduğu eşsiz güzellikteki bir odaya geliyoruz.

Tondonia, 130 yıllık köklü bir şarap evi olduğundan, tadım odası ve girişinde yer alan butiği, kuruluşunun ilk yıllarında şarap fuarları için özel olarak inşa edilmiş, art deco tarzda, antika, ahşap tadım stantları bulunuyor. Güzellikten büyülenmiş bir şekilde rehberimizin şarabı özenle kadehlere doldurmasını bekliyoruz… Bu harika Grand Reserva şarabın derin lezzeti aklımı başımdan alıyor.

 

HARO’DA ŞARAPHANE TURU VE BAĞ ZİYARETİ

Fransızlar, 19. Yüzyılda, Fransa’daki üzümlerde yaşanan bir hastalık sonrasında, bu bölgede şarap üretilmesine ön ayak olmuşlar ve ilk olarak da Haro’da başlamışlar. Hatta bu sebepten, İspanya’da elektrik gelen ilk yer olmuş Haro… Günümüzde Rioja, Fransız şaraplarından oldukça farklı, bambaşka bir karakterde, benim kişisel olarak bir çok Fransız şarabına tercih edeceğim bir lezzet… Rioja bölgesinde, çoğu zaman şarabın sudan bile ucuz olduğunu; hayatımda ve tüm bu gezi boyunca Rioja’nın hiç vasat bir versiyonuna rastlamamış olduğumu da belirtmek isterim… Tabii bunları bir şarap uzmanı olarak değil; şarap sever kimliğimle yazıyorum, yorumlarım tamamen kendi kişisel bilgi ve damak tadıma dayanmaktadır.

Güzellikten başımız dönmüş bir şekilde Tondonia’nın bahçesinde otururken, bu sokakta bulunan, tüm şaraphanelere gidip, tadım yapmaya karar veriyoruz.

Hemen karşıdaki Rioja Alta’dan başlıyoruz. Sırasıyla devam ediyoruz. En basit şarabına aşık olduğumuz Muga’ya geliyoruz, kapısındaki trenle son derece görkemli görünüyor. Harika bir tadım gerçekleştiriyoruz. Muga ile ilgili ilginç bir bilgi ise şarabı rafine ederken yumurta akı kullanıyor olmaları ve bu sebeple mağazasında şarabın yanı sıra yumurta sarısından yapılmış tuhaf tatlılar mevcut… Tek kelimeyle iğrenç olarak niteleyebileceğim bu tatlıları kesinlikle tavsiye etmiyorum. Ama Muga’nın iddialı şaraplarından bir tanesi olan Prado’yu kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bu turun sonunda, bahçesini beğendiğimiz Gomez Cruzado isimli bodeganın ahşap masalarına kurulup, bir şişe Reserva ile dün aldığımız jamonları yiyerek keyifli bir kapanış yapıyoruz…

Rioja bölgesine veda etmeden önce Tondonia’nın bağlarını da ziyaret etmek istiyoruz… Bağları bulmak için biraz “off-road” gittikten sonra harika bir bağa geliyoruz… Tondonia’ya ait olup olmadığını, bilemiyorum ama altın sonbahar güneşinin aydınlattığı bu güzeller güzeli bağda bir süre ruhumuzu dinlendirme şansını yakalayabiliyoruz.

Sarı ışıklar içindeki unutulmaz bağ manzaraları eşliğinde Rioja’ya veda edip, Bilbao’ya doğru yola devam ediyoruz…

ROTANIZI ÇİZMENİZDE FAYDALI OLABİLECEK BİR KAÇ DEĞERLİ SİTE

Cultura del Vino

Rutas del Vino Rioja

Wine Searcher

 

Devam edecek…