Bildiğiniz her şeyi unutun, zaman makinesine binip, hiç bilmediğimiz bir uygarlığın Orta Çağ’ına gidiyoruz… Dünyada Varanasi’nin insanda uyandırdığı duyguları uyandıran başka bir yer var mı bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki; Varanasi’yi gezmek ve anlamak için bir gün fazla; iki gün ise az geliyor.

Hindistan’a gitmeye karar verdiğimizde, bu seyahatin bir yerine mutlaka Varanasi’yi sıkıştırmak istemiştim, çünkü nedense Varanasi, Hindistan’da görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Böylece, klasik “altın üçgen” (Delhi, Agra, Jaipur) turunun sonuna Varanasi’yi de eklemiş olduk.

 

SARNATH

Hava oldukça sıcak ve toprak yollardan Sarnath’a doğru ilerliyoruz. Sarnath Budha’nın ilk kez ders verdiği bölge; burası da Kuzey Hindistan’daki pek çok bölgede olduğu gibi Müslüman akınlarıyla dümdüz edildiğinden, günümüzde bir arkeolojik alan görünümünde… Aynı zamanda da yemyeşil ve dinlendirici bir park; etrafta flört eden genç çiftlerin yanı sıra; dünyanın dört bir yanından gelen Budist hacı grupları göze çarpıyor… Bazı gruplar ağaçların gölgelerindeki yıkıntıların içinde oturmuş; bu gruplara bordo ve turuncu saronglar içindeki Budist rahipler ders veriyor.

Düşünüyorum da; tarih yapanlarla, yıkanlar arasında geçiyor hep… Geriye kalan ne varsa yıkılandan; olan haliyle kabul edip, onu yaşatmaya devam ediyor insanoğlu… Bugün bir çok Budist tapınağında olduğu gibi Sarnath’ta da duvarlara, mal-mülkten vazgeçmenin sembolik bir ifadesi olarak altın folyolar yapıştırılıyor. Bir zamanlar Budha’nın gezdiği bu yerlerde, kalan duvarlara yapıştırılan altın yapraklar her gün doğan güneşle ışıldamaya devam ediyor…

 

İLK ŞOK

Sarnath’tan, Varanasi’ye giden fakir ama sakin köy yolları, birazdan içine gireceğimiz kaos hakkında hiçbir ip ucu vermiyor. Bu bölgeye gelince insan tiplerinin ve modanın değiştiğini fark ediyorum. Hindistan’ın bu bölgesinde kadınlar daha esmer tenli, daha çekik gözlü; ayrıca çok daha süslü ve parlak aksesuarlara meraklılar… Racastan’daki sarilerin göz alan renklerinin yerini, Varanasi’de aynı zamanda bölgesel bir el sanatı olan ipek dokumalar alıyor.

Bir süre sonra müthiş bir kalabalığın içinde buluyoruz kendimizi; arabamız zorlukla yol alıyor; arabadan gördüğümüz kadarıyla yolun iki kenarında dolu dizgin bir yaşam sürmekte. Gördüğüm manzaralar daha önce gördüğüm her şeyden daha kaotik, daha pis ve daha kalabalık… Ben “Aa geldik mi?” diye gevelerken, araba tüm bu kaosun orta yerinde duruveriyor ve rehberimiz “hadi” diyor; “Ghatlara araba giremiyor, ve oteliniz ghatta olduğu için yürüyerek ulaşacağız….”. O anda aklımdan geçen tek şey “Annem ve babamın bu pisliğin içinde ne yapacakları”; bu sebeple korkuyla, onlara bakıyorum, ikisinin de yüzündeki “dehşet” ifadesi çok umut verici görünmüyor…

Arabadan iniyoruz, hiç konuşmadan, hepimiz kendi “dehşet”imizle baş başa, otelimizin bulunduğu Shivala ghata doğru, dar sokaklardan yürüyoruz. Karşıdan gelen turuncular içinde bir Sadhu, bu yürüyüşten aklımda kalan bir detay.

Ganj’ı ilk kez otelin önüne geldiğimizde görüyorum. Ganj’la ilk tanışma anımın, otel kapısının bende yarattığı sığınma hissi nedeniyle gölgelenmiş olması pek gurur duyarak hatırladığım bir duygu değil. Otelimiz Suryauday Haveli adeta “kızgın çölde bir vaha” gibi, otelin temiz, iddiasız ve çiçeklerle dolu avlusundan geçip, odamıza yerleşince, derin bir nefes alıyoruz… Eskiden bir huzur evi olan otelimiz, şimdi yenilenmiş bir heritage oteli ve Ganj kenarında kalınabilecek en iyi otellerden bir tanesi… Odamızın pencerelerinden dışarı baktığımda, hayatımda ilk defa Ganj’a alıcı gözle bakıyorum… Endişeler yerini sırıtma ve kıkırtılara bırakıyor; zira gerçekten hiçbirimiz bu denli kaotik ve pis bir yer beklemiyorduk; ama hepimiz her şeye rağmen, Varanasi’de geçireceğimiz zamanın unutulmaz bir hatıra olacağından eminiz…

Biraz dinlendikten sonra rehberimizle buluşuyoruz yeniden, biz otele girerken köşede uyumakta olan keşiş uyanmış, birisiyle sohbet halinde; aynı ara sokaklardan geri yürüyerek arabaya gidiyoruz. Birkaç mahalleli selam veriyor yürürken, ben de onlara “namaste” diyorum, ellerimi çenemin altında birleştirerek… Ana caddenin köşesinde bir adam kokusundan anladığım kadarıyla, şekerli süt kaynatıyor, kaymağını da küçük toprak kaplara doldurup satıyor, önünde uzun bir sıra var, herkes kaymağı bir dikişte mideye indirip, toprak kabı da yerdeki bir çukura fırlatıveriyor… Plastik bardak yerine, toprak kullan-at bardak fikri çok hoşuma gittiyse de, ortamdaki genel pislik bu tezgaha sadece uzaktan bakmamı gerektiriyor…

Arabaya binip, ana caddeden ilerlemeye başlıyoruz, ancak kaos biz ilerledikçe artıyor. Tam “Yok artık…” dediğim bir noktada, çöplerin içinde öylece duran bir grup ineğin yanında arabadan iniyoruz ve bu kez çok daha çılgın bir kaosun içine karışıyoruz. Bir kaç ezilme tehlikesi atlattıktan sonra kendimi rehberimizin koluna yapışmış buluyorum. Havadaki idrar, çöp, yanık, egzoz ve tütsü karışımı koku boğazımı yakıyor. Hinduizm’in içindeki çok değişik inanç gruplarından onlarca, hatta belki de yüzlerce insan yürüyor bu kalabalığın içinde… Mesafe kavramı hiç yok, herkes dip dibe… Varanasi’ye yoga yapıp, kafa dinlemeye?! gelmiş, Batılı “hippie” ler kalabalıkta hemen ayırt ediliyor… Ayrıca ciddi oranda bir Müslüman nüfus da Varanasi’de yaşamakta, onlar da yaşam tarzı olarak aynı kaosu benimsemiş görünüyorlar, sadece kıyafetleri Hindulardan değişik… İnsan ve araç trafiğinin yanı sıra “çöpleyen” inekler, uyuzdan ölmek üzere gibi görünen zavallı gelişmemiş köpekler, bol bol çöp ve hayvan dışkıları da Varanasi kaosunun içinde göze çarpan ayrıntılar… Öyle kaotik bir araba, rikşa, motosiklet ve insan trafiğinin içinde yürüyoruz ki; korna sesinden insan kendi iç sesini duyamaz oluyor. Sanki ruhen sağırım ve kendime soruyorum; “Burada ne yapıyorum? Neden bu kadar insan burada? Ve ben neden özellikle buraya gelmek istedim?”

 

AARTİ

Ara sokaklardan nehre doğru yürüyoruz. Akşamki ayin öncesinde rengarenk çiçekler ve mumlarla dolu tezgahlar, puja için hazırlanıyor. Köşede bir ağacı süslemiş, altında oturan bir adam var bir takım ayinler yapıyor. Kendisi “Animist” miş, yani şu anda süsleyip, gölgesinde oturduğu ağacın ve doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanıyor. Yürüdükçe alıştığımız bu kaos, koku ve pislik; her dakika sizi farklı bir yerden vurarak dehşete düşüren insan manzaralarıyla harmanlanıyor. Bütün gördüklerimizi hafızalarımıza kazıyarak, Varanasi’de bütün aksiyonun merkezi olan ünlü Dashashwamedh ghatına ulaşıyoruz.

Etrafta birazdan başlayacak Aarti ayininin telaşı ve mahşeri bir kalabalık var… Puja duası için, içinde rengarenk çiçekler üzerinde bir mumun durduğu yaprakları satan onlarca tezgah… Ateşin rengi turuncuya bürünmüş Sadhular, inekler, nehrin üzerindeki teknelerde bekleyen binlerce insan… Kutsal Ganj’ın şifalı sularına inen merdivenler mahşer yeri gibi… Karşımda bir Sadhu duruyor, fotoğrafını çekiyorum. Bana eliyle para işareti yapıyor, param yok, çantamdaki kuru üzümlerden döküyorum avucuna… Teşekkür ediyor…

O sırada ortama aykırı görünen tek şey, merdivenlerden herkesi itip kakarak, hızlı ve kararlı adımlarla inen askerler… Kim olduklarını öğrenemediğim, bir takım “VIP” insanlar için o kalabalığın içinde bir yol açmaya çalışıyorlar… Az sonra bir adam ve bir kadın kendilerine açılan yoldan geçerek, nehrin kenarındaki tören yerinde kendilerine ayrılan VIP locasına geçiyorlar. Bunun gibi bir şeyi burada görmeyi beklemediğimden, oldukça şaşırıyorum. Demek ki diyorum içimden, Hinduizm’de de durum aynı… Parayı veren, düdüğü çalıyor…

Törenden önce Puja için içi renkli çiçekler ve bir mumla dolu yapraktan yapılma avuç içi kadar bir sandal olarak tarif edebileceğim, minik şamdanlardan alıyoruz… Ve Ganj kenarına inip, iyi dileklerle yanan minik çiçekli sandallarımızı Ganj’a bırakıyoruz. Puja Hinduizm’deki en temel dua çeşidi olarak tanımlanabilir sanırım. Her gün ya da doğum, ölüm, evlilik gibi özel durumlarda da yapılıyor… Pek çok farklı şekilde yapılabiliyor; mesela tapınağa yiyecek sunmak da puja olarak geçiyor. Ancak Ganj kenarında bu mumları yakıp, Ganj’a bırakmak suretiyle yapılması yaygın… Ayrıca gece karanlığında Ganj üzerinde yüzen yüzlerce mumun yarattığı görüntü de muhteşem…

Ghattaki kalabalık ve koku vurucu, rehberimiz hemen oradaki bir binayı gösterip, “Adam başı 10 rupi’ye töreni bu binanın terasından izleyebiliriz” diyor… Annem-babamı oraya yerleştirip, aşağı iniyorum, az sonra bütün şehir çan sesleriyle inlemeye başlıyor. Tören alanında kendilerine ayrılan platformlarda beyazlar içinde rahipler beliriyor. Her akşam bu ghatta tekrarlanan, günü uğurlama töreninin ritüellerini tekrar ediyorlar. Ulvi sesiyle ortalığı inleten bir rahip, şarkıya giriyor ve tören uzayıp gidiyor. Binlerce insan huşu içinde bu töreni izliyor… Kalabalığın ve çeşitliliğinin yarattığı etkiyi kelimelerle tarif edebilmek mümkün değil…

 

SANDAL ÜZERİNDE GANJ’DA BİR GECE

Tören sonrası, ben ghatlarda yürümek istiyorum, rehberimiz, yürümemizi istemiyor olacak ki; konuyu fazla uzatmadan, bize hemen bir sandal ayarlıyor otelimize ulaşmamız için… Bindiğimiz sandalın sahibi Deepak, 15-16 yaşlarında, çok tatlı bir çocuk, ghat’ın önündeki sandal trafiğini küreğiyle ustaca ittirerek aşıyor ve ritmik bir şekilde küreklere asılıyor… Ghat’ın kalabalığından uzaklaşınca her şey biraz daha görkemli, biraz daha etkileyici görünüyor. Çok geçmeden nehrin üzerinde, bir sivrisinek bulutunun içerisinde gittiğimizin farkına varıp, sinek kovar spreylere sarılıyorsak da; bir süre sonra, “sinek kovar” ya da “el dezenfektanı” önemini yitiriyor, yavaş yavaş kendimizi bırakmaya başlıyoruz…. Soluk sarı bir ışıkla aydınlatılmış olan nehir boyunca gördüğümüz manzara başka bir çağa ait sanki…

Bu arada ateş yanan bir ghattan geçerken, Deepak, “Bakın” diyor, “ölü yakıyorlar”, kafamı çevirdiğimde; nehir kenarında bir ateşin yandığını görüyorum. Ateşin başında, elinde uzun sopa tutan bir adam, “yanan şeye” “çaaat, çaat, çaaat” diye vuruyor. Gördüğüm manzara karşısında hiçbir şey düşünmeden, gördüklerimi anlamaya çalışıyorum. Az ileride karanlıkta bir grup insanın Ganj’a girdiğini görüyorum, meğerse onlar da ölen kişinin akrabalarıymış ve buradan ayrılmadan önce sok kez ibadet ediyorlarmış… Deepak “Hamile kadınları, çocukları ve Sadhu’ları yakmıyorlar” diyor; “Öylece nehre salıyorlar” diye ekliyor. Suratımızdaki dehşet ifadesiyle biraz eğlenerek, “Tabii ki ayağına ağırlık bağlayarak” diyor. Gördüklerimizin ve duyduklarımızın bizde yarattığı karmaşık duygularla, Deepak’ın küçük sandalının içinde, Ganj üzerinde akmaya devam ediyoruz.

Uzaktan bütün bu gördüklerimize son derece aykırı bir müzik duyulmaya başlıyor; ergenlik zamanlarımın yazlık diskolarına gidiveriyorum bir an; inanması güç ama yaklaştıkça bangır bangır çalan bu şarkı “Aaaare you ready?”… Az sonra bir tapınağın önündeki küçük bir mekanda bu şarkı eşliğinde çılgıncasına dans eden Hintli gençleri görebiliyoruz… Hayatın dünyanın her yerinde devam ettiğini haber veriyor sanki bu manzara bize… Gülümsüyoruz…

Her şeyin algıladığımız kadar olduğu bu dünyada; ölüme bambaşka bir şekilde yaklaşan Hinduları görüp, az da olsa anlama şansını elde ettiğim için mutlu; bir şeyler yeme umuduyla Varanasi’nin en sosyal ghatı; Assi Ghat’ta iniyoruz, Lonely Planet’in tavsiye ettiği tüm yerler, bayram olduğu için kapalı… Açık olan yerler ise oldukça pis göründüğünden, yeniden sandalımıza binip, yemek yemek üzere otelimize dönüyoruz.

Varanasi’de ilk akşam zor ve çarpıcı… Otelimizin avlusu açık bir yer olmasına rağmen bir tek sivrisinek yok. Yarın sabah kalkış saatimiz 5.30 olduğu için thalilerimizi yedikten sonra dinlenmek üzere odalarımıza çekiliyoruz.

 

(devam edecek…)